Hukuki Mütalaa: İstirahat Raporu Verilmeyen Çalışanın Geçirdiği İş Kazasında Hekimin Sorumluluğunun Değerlendirilmesi
Bu yazı işyeri hekimlerine yönelik olarak işyerinde karşılaşılma ihtimali yüksek bazı olumsuz durumlarda sorumluluk paylaşımı hakkında bilgi vermek amacıyla Dr. Ahmet Serkan tarafından yapay zeka araçları kullanılarak oluşturulmuştur. Bu tür yazı, görüş ve önerileriniz için iletişim kurabilirsiniz.
İstirahat Raporu Verilmeyen Çalışanın Geçirdiği İş Kazası – Farsazi Senaryo
Bu hukuki mütalaa, modern çalışma hayatında sıkça karşılaşılabilecek, ancak hukuki sonuçları itibarıyla karmaşık ve çok katmanlı bir senaryoyu analiz etmek amacıyla hazırlanmıştır. İncelenecek varsayımsal olay örgüsü şu şekildedir: Bir çalışan, soğuk algınlığı, grip veya benzeri, genellikle ayakta tedavi ile geçiştirilebilen bir rahatsızlık şikayetiyle bir hekime başvurur. Hekim, yaptığı muayene neticesinde hastanın durumunu değerlendirir, medikal tedavi amacıyla ilaç reçete eder, ancak hastanın işe gidemeyecek derecede bir iş göremezlik durumunda olmadığına kanaat getirerek, mesleki takdir hakkını kullanır ve yasal bir istirahat raporu (iş göremezlik belgesi) düzenlemez. Çalışan, hekimin tavsiyeleri doğrultusunda ilaçlarını kullanmaya başlar ve işine devam eder. Ancak, takip eden süreçte, gerek hastalığın semptomlarının (örneğin yüksek ateş, halsizlik, dikkat dağınıklığı) devam etmesi, gerekse kullanılan ilaçların olası yan etkileri (örneğin uyku hali, baş dönmesi, reaksiyon süresinde yavaşlama) nedeniyle işyerinde, görevinin ifası sırasında bir kaza geçirir ve bedensel veya ruhsal bir zarara uğrar.
Bu senaryo, tıp hukuku ile iş ve sosyal güvenlik hukukunun kesişim noktasında yer alan, özellikle nedensellik (illiyet) bağının tespiti, takdir yetkisinin sınırları ve özen yükümlülüğünün kapsamı gibi temel hukuki prensiplerin derinlemesine incelenmesini gerektiren bir dizi sorunu bünyesinde barındırmaktadır.
Temel Hukuki Sorunların Belirlenmesi
Bu mütalaanın amacı, yukarıda tasvir edilen varsayımsal olay çerçevesinde ortaya çıkan temel hukuki sorunları tespit etmek ve bu sorunları Türk Hukuk Sistemi, ilgili mevzuat ve Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ışığında kapsamlı bir analize tabi tutmaktır. Raporun odaklanacağı ve yanıt arayacağı temel hukuki sorunsallar şunlardır:
1. İş Kazası Niteliği: Çalışanın, hekim tarafından istirahat raporu verilmeyen bir rahatsızlığın veya bu rahatsızlık için kullanılan ilacın etkisindeyken işyerinde geçirdiği kaza, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 13. maddesi kapsamında hukuken bir “iş kazası” olarak nitelendirilebilir mi? Kazanın tetikleyicisinin çalışanın içsel bir durumu (hastalık semptomu veya ilaç yan etkisi) olması, olayın “iş kazası” vasfını etkiler mi?
2. Hekimin Sorumluluğu (Malpraktis): Hekimin, hastanın klinik durumunu ve potansiyel riskleri değerlendirerek istirahat raporu vermeme yönündeki kararı, bir tıbbi uygulama hatası (malpraktis) teşkil eder mi? Hekimin bu konudaki takdir yetkisi mutlak mıdır, yoksa özen yükümlülüğü ile sınırlı mıdır? Özellikle, reçete edilen ilacın olası yan etkileri konusunda hastayı yeterince aydınlatmama, bağımsız bir sorumluluk nedeni oluşturur mu?
3. Nedensellik (İlliyet) Bağı: Hekimin eylemi (ilaç yazıp rapor vermemesi) veya ihmali (yan etkiler konusunda uyarmaması) ile çalışanın geçirdiği kaza ve uğradığı zarar arasında, hukuken geçerli ve uygun bir “nedensellik (illiyet) bağı” kurulabilir mi? Bu bağın varlığı, hekimin hukuki veya cezai sorumluluğunun doğması için zorunlu bir unsur mudur?
4. Sorumluluğun Paylaşımı: Kazanın meydana gelmesinde, hekimin olası kusurunun yanı sıra, işverenin iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini alma ve gözetim yükümlülüğünü yerine getirmemesi veya bizzat çalışanın kendi güvenliğine yeterli özeni göstermemesi (müterafik kusur) gibi faktörler de etkili olmuş mudur? Eğer birden fazla tarafın kusuru varsa, sorumluluk bu taraflar arasında nasıl paylaştırılır?
Bu temel sorulara verilecek yanıtlar, benzer durumlarda tarafların (çalışan, hekim, hastane, işveren) hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesinde yol gösterici olacaktır. Analiz, mevcut yasal düzenlemelerin lafzı ve ruhu ile Yüksek Mahkeme kararlarının ortaya koyduğu prensipler çerçevesinde yürütülecektir.
Bölüm 1: İş Kazası Kavramının Hukuki Çerçevesi ve Somut Olaya Uygulanması
Bir çalışanın işyerinde uğradığı zararın hukuki sonuçlarının değerlendirilebilmesi için öncelikle olayın yasal statüsünün belirlenmesi gerekir. Bu bağlamda ilk adım, meydana gelen kazanın 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (SSGSSK) kapsamında bir “iş kazası” olup olmadığının tespitidir. Bu tespit, hem sigortalıya Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından sağlanacak hakların (geçici iş göremezlik ödeneği, sürekli iş göremezlik geliri vb.) belirlenmesi hem de işverene veya üçüncü kişilere karşı açılabilecek tazminat davalarının hukuki temelinin oluşturulması açısından hayati öneme sahiptir.
1.1. 5510 Sayılı Kanun Uyarınca İş Kazasının Tanımı ve Unsurları
Yasal Dayanak
İş kazasının tanımı ve hangi hallerde bir olayın iş kazası sayılacağı, 5510 sayılı Kanun’un 13. maddesinde açıkça ve sınırlı sayıda (tahdidi) olarak düzenlenmiştir.1 Bu maddeye göre iş kazası, kanunda belirtilen hal ve durumlardan birinde meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen engelli hâle getiren olaydır.4 Kanun, iş kazası sayılacak halleri şu şekilde sıralamıştır:
- Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,
- İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle,
- Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,
- Emziren kadın sigortalının, çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda
- Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında.
Bu tanımlama, olayın işin yürütümüyle doğrudan ilgili olup olmamasından ziyade, belirli mekan ve zaman dilimleri içinde meydana gelmesini yeterli görmektedir. Örneğin, sigortalının işyerinde bulunduğu sırada, işle ilgisi olmayan bir nedenle (dinlenme, kişisel bir nedenle düşme vb.) kaza geçirmesi dahi iş kazası olarak kabul edilmektedir.5
İş Kazasının Zorunlu Unsurları
Yargıtay içtihatları ve doktrin, bir olayın 5510 sayılı Kanun kapsamında iş kazası olarak kabul edilebilmesi için aşağıdaki unsurların bir arada bulunması gerektiğini ortaya koymuştur:
- Kazaya Uğrayanın Sigortalı Olması: Kazayı geçiren kişinin, 5510 sayılı Kanun kapsamında sigortalı sayılan kişilerden olması (örneğin 4/a kapsamında hizmet akdi ile çalışan) temel şarttır.3
- Bir “Olay”ın Meydana Gelmesi: Sigortalının iradesi dışında, ani ve dışsal veya içsel bir etkenle meydana gelen, vücut bütünlüğünü ihlal eden bir durumun yaşanması gerekir.3 Bu “olay” kavramı, ilerleyen bölümde detaylandırılacağı üzere, oldukça geniş yorumlanmaktadır.
- Bedenen veya Ruhen Zarara Uğranılması: Meydana gelen olay neticesinde sigortalının bedensel veya ruhsal bütünlüğünün hemen veya sonradan zarara uğraması, yani engelli hale gelmesi gerekmektedir.2 Eşyada meydana gelen hasar iş kazası sayılmaz.5
- Uygun Nedensellik (İlliyet) Bağının Varlığı: Meydana gelen olay ile sigortalının uğradığı bedensel veya ruhsal zarar arasında mantıksal bir neden-sonuç ilişkisinin bulunması zorunludur.5
- Olayın Kanunda Sayılan Yer ve Durumlardan Birinde Gerçekleşmesi: Kazanın, yukarıda belirtilen ve 13. maddede sayılan beş halden birine girmesi gerekmektedir.1 Mütalaaya konu senaryoda, kaza “işyerinde bulunduğu sırada” meydana geldiği için bu unsurun gerçekleştiği açıktır.
1.2. “Olay” Unsurunun Geniş Yorumu: İlaç Yan Etkisi veya Hastalık Belirtilerinin Kaza Sebebi Olması
“Olay” Kavramının Esnekliği
İş kazası hukukunda “olay” unsuru, genellikle sanıldığı gibi sadece dışarıdan gelen bir fiziki darbe, çarpma, düşme gibi mekanik etkilerle sınırlı değildir. Yargıtay, sigortalıyı koruma ilkesi gereğince bu kavramı oldukça esnek ve geniş bir şekilde yorumlamaktadır. Buna göre, sigortalının işyerinde bulunduğu sırada, işin yürütümüyle doğrudan bir bağlantısı olmasa dahi, kendi içsel durumundan (fizyolojik veya psikolojik) kaynaklanan ve vücut bütünlüğünü bozan ani krizler de “olay” olarak kabul edilmektedir.
Emsal Yargıtay Kararları
Yargıtay’ın bu geniş yorumunu ortaya koyan en çarpıcı örnekler, işyerinde geçirilen kalp krizi ve intihar vakalarıdır.
- Kalp Krizi: Yargıtay, işyerinde çalışırken veya işin stresi ve temposu nedeniyle tetiklenerek kalp krizi geçiren bir sigortalının bu durumunu iş kazası olarak kabul etmektedir.5 Burada kazayı tetikleyen “olay”, dışsal bir darbe değil, sigortalının vücudunda meydana gelen fizyolojik bir krizdir. Yüksek Mahkeme, olayın işyerinde veya işin yürütümü sırasında meydana gelmesini, iş kazası saymak için yeterli görmektedir.
- İntihar: Benzer şekilde, işyeri koşullarının neden olduğu ağır psikolojik baskı ve stres sonucunda işyerinde intihar eden bir çalışanın durumu da, işveren ile olay arasında uygun illiyet bağı kurulabildiği takdirde, Yargıtay tarafından iş kazası olarak değerlendirilebilmektedir.7 Bu kararlar, “olay”ın sadece bedensel değil, ruhsal bütünlüğü bozan bir nitelik de taşıyabileceğini göstermektedir.
Bu içtihatlar, bir kazanın iş kazası sayılması için “ani ve harici bir etkenle” oluşması şartının mutlak olmadığını, sigortalının kendi bünyesinden kaynaklanan rahatsızlıkların da belirli koşullar altında “olay” teşkil edebileceğini kanıtlamaktadır.
Somut Olaya Uygulama
Yargıtay’ın bu geniş yorumu, mütalaaya konu olan senaryonun hukuki analizinde kritik bir rol oynar. Çalışanın geçirdiği kazanın (örneğin merdivenden düşmesi, makineye elini meydana gelen kaza ile işin veya işyeri koşullarının yürütümü arasında kurulan “uygun illiyet bağı” oluşturur.6
Nedensellik Bağı (İlliyet)
Nedensellik bağı, hukuki sorumluluğun asli şartı ve tazminat hukukunun temel ilkesidir.11 İşverenin sorumlu tutulabilmesi için, işverenin mevzuata aykırı bir eylemi veya ihmali (örneğin, güvenlik önlemi almaması) ile kaza arasında bir neden-sonuç ilişkisi bulunmalıdır. Ancak bu bağ, mutlak değildir. Üçüncü bir kişinin (mütalaamızda hekim gibi) veya bizzat kazaya uğrayan çalışanın ağır kusurlu eylemleri, bu nedensellik bağını zayıflatabilir veya tamamen kesebilir.13 Bu durum, sorumluluğun işveren dışındaki aktörlere yöneltilmesi veya paylaştırılması ihtimalini gündeme getirir ve sonraki bölümlerde hekimin sorumluluğunun incelenmesi için hukuki bir geçiş sağlar.
Bölüm 2: Hekimin Hukuki ve Cezai Sorumluluğunun Temelleri
İş kazasının hukuki niteliği belirlendikten sonra, analizin ikinci ve en kritik aşaması, kazanın meydana gelmesinde rolü olduğu iddia edilen hekimin hukuki ve cezai sorumluluğunun bulunup bulunmadığının tespitidir. Hekimin sorumluluğu, tıp hukukunun temel prensipleri olan özen yükümlülüğü, malpraktis (tıbbi uygulama hatası) ve nedensellik bağı kavramları etrafında şekillenir.
2.1. Sorumluluğun Kaynakları: Sözleşme, Haksız Fiil ve Vekaletsiz İş Görme
Hekimin mesleki faaliyetlerinden doğan sorumluluğu, tek bir hukuki nedene dayanmaz. Somut olayın özelliklerine göre birden çok hukuki temele dayandırılabilir.15
- Sözleşmesel Sorumluluk (Vekalet Sözleşmesi): Yargıtay’ın ve doktrinin baskın görüşüne göre, serbest çalışan bir hekim ile hasta arasındaki ilişki, Türk Borçlar Kanunu (TBK) hükümlerine tabi bir “vekalet sözleşmesi” niteliğindedir.16 Bu sözleşme uyarınca hekim, belirli bir sonuca ulaşmayı (iyileşmeyi) garanti etmez, ancak teşhis ve tedavi sürecini tıp biliminin güncel standartlarına ve mesleki özen kurallarına uygun olarak yürütmeyi taahhüt eder. Hekimin bu özen borcuna aykırı davranması, sözleşmeye aykırılık teşkil eder ve tazminat sorumluluğunu doğurur.
- Haksız Fiil Sorumluluğu: Hekimin kusurlu bir eylemiyle hastanın vücut bütünlüğüne veya diğer kişilik haklarına zarar vermesi, aynı zamanda bir “haksız fiil” oluşturur.15 Geçerli bir sözleşme ilişkisi olsa dahi, hekimin özen borcunu ihlal eden her türlü davranışı haksız fiil olarak da nitelendirilebilir.15
- Sorumluluk Sebeplerinin Yarışması: TBK m. 60 uyarınca, bir kişinin sorumluluğu birden çok sebebe dayandırılabiliyorsa, hakim, zarar gören aksini istemedikçe, zarar görene en iyi giderim olanağı sağlayan sorumluluk sebebine göre karar verir.15 Bu, davacıya, davasını ister sözleşmeye aykırılık ister haksız fiil hükümlerine dayandırma konusunda bir seçimlik hak tanır.
2.2. Tıbbi Uygulama Hatası (Malpraktis): Tanım ve Kapsam
Hekimin hukuki sorumluluğunun merkezinde “malpraktis” kavramı yer alır. Türk Tabipleri Birliği (TTB) Hekimlik Meslek Etiği Kuralları’nın 13. maddesinde malpraktis, “bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesi” olarak tanımlanmıştır.21 Bu tanım, hukuki uygulamada da temel bir referans noktasıdır.
Hukuki anlamda malpraktis; hekimin teşhis, tedavi veya bakım sürecinde, tıp biliminin genel olarak kabul görmüş standart uygulamalarından sapması, mesleki beceri eksikliği göstermesi veya gerekli dikkat ve özeni göstermeyerek (ihmal) hastaya zarar vermesidir.16 Bu, yanlış teşhis koyma, hatalı tedavi yöntemi seçme, ameliyat sırasında hata yapma, gerekli müdahaleyi yapmama veya hastayı yetersiz bilgilendirme gibi çok çeşitli eylem veya ihmalleri kapsayabilir.17
2.3. Hekimin Özen Yükümlülüğü ve Yargıtay İçtihatlarında “Hafif Kusur”dan Sorumluluk
Yüksek Özen Borcu
Hekim-hasta ilişkisinin temelini oluşturan vekalet sözleşmesi, hekime sıradan bir insanın özeninden çok daha yüksek bir “özen borcu” yükler. Yargıtay kararlarında bu durum, hekimin “bir işçi gibi özenle” davranmak zorunda olduğu şeklinde formüle edilir.16 Bu özen borcu, hekimin sadece mesleki bilgi ve becerisini kullanmasını değil, aynı zamanda hastanın durumunu bütüncül bir yaklaşımla ele almasını, olası riskleri öngörmesini ve bu riskleri bertaraf etmek için gerekli tüm tedbirleri almasını gerektirir.25 Yargıtay’a göre hekim, “hastasının zarar görmemesi için mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedavi yöntemini de gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır”.26
“Hafif Kusur” Doktrini
Türk hukukunda hekimin sorumluluğunu düzenleyen en çarpıcı ve yerleşik Yargıtay doktrini, “hafif kusurdan tam sorumluluk” ilkesidir. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin istikrar kazanmış kararlarına göre, vekil konumundaki hekim, “en hafif kusurundan dahi tam olarak sorumludur”.17
Bu ilkenin pratik anlamı şudur: Hekimin hukuki sorumluluğunun doğması için ağır bir ihmal, büyük bir hata veya kasıtlı bir davranış aranmaz. Mesleki dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı en küçük bir sapma, basit bir dikkatsizlik veya gözden kaçırma dahi, eğer bir zarara yol açmışsa, hekimin ortaya çıkan zararın tamamından sorumlu tutulması için yeterlidir. Bu doktrin, hekimin takdir yetkisinin sınırlarını belirleyen ve özen borcunun ne denli katı yorumlandığını gösteren en önemli prensiptir. Mütalaaya konu olayda, hekimin “Soğuk algınlığı için rapor vermek benim takdirimdeydi” şeklindeki potansiyel savunması, bu ilke karşısında önemli ölçüde zayıflamaktadır. Zira davacı taraf, “Hekim, takdir hakkını kullanırken, reçete ettiği ilacın yan etkilerini ve hastanın yaptığı işin tehlikeli niteliğini göz ardı ederek, özen borcunu ‘hafif de olsa’ ihlal etmiştir” argümanını öne sürebilir. Bu durum, takdir yetkisinin keyfi bir hak olmadığını, özen yükümlülüğü çerçevesinde ve tüm riskler gözetilerek kullanılması gereken bir sorumluluk olduğunu ortaya koymaktadır.
2.4. Malpraktis ve Komplikasyon Ayrımı: Hukuki Sonuçları
Temel Fark
Hekimin sorumluluğunun belirlenmesinde hayati öneme sahip bir diğer kavramsal ayrım, “malpraktis” ile “komplikasyon” arasındadır.
- Komplikasyon: Tıp biliminin güncel standartlarına ve kurallarına uygun olarak, gerekli tüm dikkat ve özen gösterilmesine rağmen, tıbbi müdahalenin doğasında var olan ve kaçınılması her zaman mümkün olmayan, öngörülebilir risklerin gerçekleşmesi sonucu ortaya çıkan istenmeyen durumlardır.16 Örneğin, usulüne uygun yapılan bir ameliyat sonrası enfeksiyon gelişmesi veya bir ilacın nadir görülen ve öngörülemeyen bir yan etki göstermesi komplikasyon olarak değerlendirilebilir.
- Malpraktis: Hekimin özen borcuna aykırı davranması, yani standart uygulamadan sapması, bilgisizlik, deneyimsizlik veya ihmal göstermesi sonucu ortaya çıkan ve aslında önlenebilir nitelikte olan zararlı sonuçtur.
Hukuki Sonuç
Bu ayrımın hukuki sonucu nettir: Hekim, tıbbın izin verdiği risk (izin verilen risk) kapsamında kabul edilen komplikasyonlardan sorumlu tutulmaz.26 Ancak, önlenebilir bir hata olan malpraktisten kaynaklanan tüm zararlardan hukuken sorumludur. Bir davada, zararlı sonucun bir komplikasyon mu yoksa malpraktis mi olduğu, mahkeme tarafından atanacak olan Adli Tıp Kurumu veya alanında uzman üniversite öğretim üyelerinden oluşan bilirkişi heyetlerinin hazırlayacağı raporlarla tespit edilir.22 Bu raporlar, davanın seyrini belirlemede en önemli delil niteliğindedir.
Bölüm 3: İstirahat Raporu Verilmemesi ve İlaç Yan Etkileri Bağlamında Hekim Sorumluluğunun Değerlendirilmesi
Bu bölümde, mütalaanın merkezini oluşturan, hekimin ilaç reçete edip istirahat raporu vermemesi eyleminin hukuki bir sorumluluk doğurup doğurmayacağı, tıp hukukunun temel prensipleri ve Yargıtay içtihatları çerçevesinde derinlemesine analiz edilecektir. Analiz, hekimin takdir yetkisinin sınırları, ihmali davranışı, aydınlatma yükümlülüğü ve nedensellik bağı olmak üzere dört ana eksende yürütülecektir.
3.1. İstirahat Raporu Düzenleme Esasları ve Hekimin Takdir Yetkisinin Sınırları
Yasal Düzenlemeler
İstirahat raporlarının (iş göremezlik belgeleri) düzenlenmesine ilişkin usul ve esaslar, Sosyal Güvenlik Kurumu mevzuatı ve ilgili yönetmeliklerle belirlenmiştir. Bu düzenlemelere göre, tek bir hekim, ayakta tedavilerde bir defada en çok 10 güne kadar istirahat raporu verebilir. Bir takvim yılı içerisinde aynı hekim tarafından aynı kişiye verilebilecek toplam rapor süresi ise 40 günü geçemez.33 Daha uzun süreli raporlar için sağlık kurulu kararı gerekmektedir.
Bu kurallar, raporlama sürecinin idari çerçevesini çizmekle birlikte, bir hastaya rapor verilip verilmeyeceği kararı, temelde hekimin tıbbi kanaatine ve mesleki takdirine bırakılmıştır.33 Hekim, hastanın muayene bulgularına, hastalığın şiddetine ve hastanın genel sağlık durumuna göre iş göremezlik halinin mevcut olup olmadığını değerlendirir. Soğuk algınlığı gibi genellikle hafif seyreden rahatsızlıklarda, hastanın işini yapmasına engel teşkil edecek ciddiyette bir durum görmüyorsa, rapor vermemesi hekimin takdir yetkisi dahilindedir.
Takdir Yetkisinin Sınırı Olarak Özen Borcu
Ancak, hekimin bu takdir yetkisi mutlak ve sınırsız değildir. Hekimin her kararı gibi, rapor verip vermeme kararı da Bölüm 2’de detaylandırılan “yüksek özen borcu” ile sınırlıdır. Yargıtay’ın “en hafif kusurdan dahi tam sorumluluk” ilkesi, bu takdirin keyfi bir şekilde değil, tüm riskler gözetilerek, özenli bir şekilde kullanılması gerektiğini ima eder.
Özen borcu, hekimin değerlendirmesini sadece hastanın o anki klinik tablosuyla sınırlı tutmamasını, aynı zamanda şu unsurları da göz önünde bulundurmasını gerektirir:
- Hastanın Yaptığı İşin Niteliği: Masa başı, ofis ortamında çalışan bir hasta ile tehlikeli makine operatörü, yüksekte çalışan bir inşaat işçisi veya profesyonel bir sürücü olan hastanın durumu aynı şekilde değerlendirilemez. İkinci gruptaki hastalar için hafif bir dikkat dağınıklığı veya baş dönmesi dahi hayati riskler taşıyabilir. Hekimin, hastanın mesleğini sorgulaması ve kararını bu bilgi ışığında vermesi özen borcunun bir gereğidir.
- Reçete Edilen İlacın Olası Yan Etkileri: Hekim, reçete ettiği ilacın bilinen ve sık görülen yan etkilerini (uyku, sersemlik, reaksiyon süresinde yavaşlama vb.) bilmek ve bu yan etkilerin hastanın iş güvenliği üzerindeki potansiyel etkisini değerlendirmek zorundadır.
Dolayısıyla, hekimin takdir yetkisi, hastanın iş ve yaşam koşullarını da kapsayan bütüncül bir risk değerlendirmesi yapma yükümlülüğü ile çevrelenmiştir. Bu değerlendirmeyi yapmadan, sadece “soğuk algınlığı hafif bir hastalıktır” varsayımıyla otomatik olarak rapor vermemek, özen borcunun ihlali olarak yorumlanabilir.
3.2. Hekimin “İhmali Davranış” ile Sorumluluğu: Rapor Vermemenin Hukuki Niteliği
Hukuki sorumluluk, sadece aktif bir eylemle (icrai hareket) değil, aynı zamanda yapılması gereken bir eylemin yapılmamasıyla (ihmali hareket) da doğabilir.17 Mütalaaya konu senaryoda, hekimin rapor vermeme kararı, bir “ihmal” olarak hukuki bir çerçeveye oturtulabilir.
Bu argümana göre, eğer hastanın klinik durumu, mesleği ve kendisine reçete edilen ilacın potansiyel yan etkileri bir bütün olarak değerlendirildiğinde, çalışmaya devam etmesinin kendisi veya çevresi için öngörülebilir bir risk oluşturduğu sonucuna varılıyorsa, hekimin bu riski bertaraf etme yükümlülüğü doğar. Bu yükümlülüğün en etkin yolu ise hastaya geçici iş göremezlik durumunu belgeleyen bir istirahat raporu vermektir.
Hekim, bu öngörülebilir riske rağmen rapor vermeyerek, Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesinde tanımlanan taksirli sorumluluğun temel unsuru olan “dikkat ve özen yükümlülüğünü” ihlal etmiş sayılabilir.25 Bu ihmal, yani yapması gerekeni yapmama durumu, eğer bir zarara (iş kazasına) yol açmışsa, hekimin hukuki ve/veya cezai sorumluluğunu gündeme getirebilir.
3.3. Aydınlatma Yükümlülüğünün İhlali: İlaç Yan Etkileri Konusunda Uyarı Görevi
Daha Güçlü Hukuki Dayanak
Hekimin sorumluluğuna gidilmesi açısından, “rapor vermeme” argümanından potansiyel olarak daha güçlü ve ispatı daha kolay olan hukuki dayanak, “aydınlatma yükümlülüğünün ihlali”dir. Hekimin temel borçlarından biri, hastasını sadece teşhis ve tedavi yöntemleri hakkında değil, aynı zamanda tedavinin riskleri, potansiyel komplikasyonları, alternatifleri ve hastanın yaşamına olası etkileri konusunda da tam ve anlaşılır bir şekilde bilgilendirmektir.18 Usulüne uygun bir aydınlatma yapılmadan alınan rıza, hukuken geçersizdir ve bu şekilde yapılan her türlü tıbbi müdahale hukuka aykırı kabul edilir.
İlaç Yan Etkileri Konusunda Uyarı Yükümlülüğü
Bu genel yükümlülük, ilaç tedavisi özelinde, hekimin reçete ettiği ilacın yan etkileri konusunda hastayı uyarma borcunu da içerir.39 Hekim, özellikle iş performansını ve güvenliğini doğrudan etkileyebilecek nitelikteki (sedasyon, baş dönmesi, konsantrasyon kaybı gibi) yan etkiler hakkında hastayı açıkça uyarmalıdır. Bu uyarı, hastanın “kendi geleceğini belirleme hakkı” çerçevesinde, ilacı kullandıktan sonra araç veya tehlikeli makine kullanmama, yüksekte çalışmama gibi önlemleri almasını veya durumu işverenine bildirerek geçici olarak daha güvenli bir görev talep etmesini sağlar. Özellikle birden fazla ilacın bir arada kullanıldığı durumlarda ilaç etkileşim riski ve yan etki potansiyeli arttığından, hekimin bu konudaki özen ve aydınlatma borcu daha da genişler. 43
İspat Yükü
Aydınlatma yükümlülüğü ile ilgili davalarda kritik bir usuli avantaj, ispat yükünün kuralın aksine hekim veya sağlık kuruluşunda olmasıdır. Yargıtay’ın yerleşik kararlarına göre, aydınlatma yükümlülüğünün usulüne uygun olarak yerine getirildiğini ve hastanın “aydınlatılmış onamının” alındığını ispat etme külfeti davalı hekime aittir.39 Genellikle bu ispat, hasta tarafından imzalanmış detaylı onam formları ile yapılır. Yazılı bir onam formunun veya hasta dosyasına düşülmüş aydınlatmaya ilişkin bir notun bulunmaması, hekimin aydınlatma görevini ihmal ettiğine dair güçlü bir karine teşkil eder ve davacının elini önemli ölçüde güçlendirir.
3.4. Nedensellik (İlliyet) Bağının Kurulması: Hekimin Eylemi ile İş Kazası Arasındaki Zincir
Hekimin kusurlu bir eylemi veya ihmali tespit edilse dahi, sorumluluğunun doğabilmesi için bu kusurlu davranış ile meydana gelen zarar (iş kazası) arasında hukuken kabul edilebilir, kesintisiz bir “uygun illiyet bağı” kurulması zorunludur. Bu bağ, hayatın olağan akışına ve genel yaşam tecrübelerine göre, hekimin eyleminin söz konusu zararı meydana getirmeye elverişli olması anlamına gelir.5
Bu bölümde, hekimin kusurlu davranışı ile iş kazası arasındaki nedensellik zinciri, mantıksal adımlarla şu şekilde inşa edilebilir:
- Adım 1 (Kusurlu Eylem/İhmal): Hekim, özen borcuna aykırı davranarak, tehlikeli bir işte çalışan hastasına, iş güvenliğini etkileyebilecek yan etkileri olan bir ilaç reçete etmiş ve bu yan etkiler konusunda yeterli aydınlatma yapmamıştır (Aydınlatma yükümlülüğünün ihlali). VEYA hastanın çalışmaya devam etmesinin riskli olacağını öngörmesi gerekirken istirahat raporu vermemiştir (İhmal suretiyle kusur).
- Adım 2 (Doğrudan Sonuç): Hekimin bu ihmali neticesinde, risklerden habersiz olan veya durumu resmi bir raporla belgelenmemiş olan çalışan, hastalığın semptomları veya ilacın yan etkileri (örn. baş dönmesi) altındayken işbaşı yapmıştır.
- Adım 3 (Riskli Durumun Gerçekleşmesi): Çalışanın bozulmuş olan fiziksel ve/veya zihinsel durumu (dikkat dağınıklığı, yavaşlamış reaksiyonlar), işyerinde zaten var olan tehlikelerle (örn. hareketli makine parçaları, yükseklik, kaygan zemin) birleşerek somut bir kaza riski yaratmıştır.
- Adım 4 (Zararlı Sonucun Meydana Gelmesi): Bu birleşme sonucunda, hayatın olağan akışına göre öngörülebilir bir sonuç olan iş kazası meydana gelmiş ve çalışan zarara uğramıştır.
Bu zincir, hekimin başlangıçtaki ihmalinin, bir dizi ara aşamadan geçerek nihai zararlı sonuca nasıl yol açtığını mantıksal bir tutarlılıkla ortaya koyar.
Bağı Kesen Nedenlerin Analizi
Hekimin potansiyel savunması, bu nedensellik bağının kesildiğini iddia etmek üzerine kurulacaktır. İlliyet bağını kesen başlıca nedenler şunlardır: mücbir sebep (deprem gibi kaçınılmaz dış olaylar), zarara uğrayanın (çalışanın) ağır kusuru veya üçüncü bir kişinin (işverenin) ağır kusuru.13 Örneğin, hekimin hastayı “Bu ilaç sersemlik yapar, kesinlikle makine kullanma” şeklinde açıkça uyardığını ispatlamasına rağmen, çalışanın bu uyarıyı hiçe sayarak tehlikeli bir makineyi çalıştırması, çalışanın “ağır kusuru” olarak değerlendirilebilir ve bu durum hekimin eylemi ile kaza arasındaki illiyet bağını keserek hekimi sorumluluktan kurtarabilir. Benzer şekilde, kazanın tamamen işverenin almadığı bir güvenlik önleminden (örneğin, arızalı bir makine) kaynaklandığı ispatlanırsa, illiyet bağı yine kesilmiş sayılabilir.
Aşağıdaki tablo, hekimin sorumluluğuna ilişkin iki temel hukuki argümanın karşılaştırmalı bir analizini sunarak, hangi stratejinin neden daha avantajlı olabileceğini göstermektedir.
| Hukuki Unsur | İstirahat Raporu Vermeme (İhmal) | Aydınlatma Yükümlülüğünün İhlali |
|---|---|---|
| Kusurun Niteliği | Mesleki takdirin, özen borcuna aykırı şekilde yanlış kullanılması. Subjektif değerlendirmeye daha açık. | Usuli bir görevin (bilgilendirme) yerine getirilmemesi. Daha objektif ve standart bir ihlal. |
| İspat Kolaylığı | Davacı için zor. Hekimin kararının tıbben yanlış olduğunu kanıtlamak, karşıt bilirkişi görüşleri gerektirir. | Davacı için daha kolay. Yargıtay’a göre ispat yükü hekimdedir. Yazılı onam yoksa hekimin durumu zordur. |
| Nedensellik Bağı | Dolaylı bir bağ kurulması gerekir: “Rapor verilseydi, çalışan işe gitmeyecek ve kaza olmayacaktı.” | Daha doğrudan bir bağ kurma imkanı sunar: “Hekim uyarsaydı, çalışan tehlikeli işi yapmayacak ve kaza olmayacaktı.” |
| Potansiyel Savunma Argümanları | “Hastanın durumu tıbbi olarak istirahat gerektirmiyordu, bu benim mesleki takdirimdir.” | “Sözlü olarak uyardım, hasta dinlemedi” (İspatı zor). “Prospektüste yazıyor, okuması gerekirdi” (Yetersiz savunma). |
| Yargıtay Desteği | Genel özen borcu ve hafif kusurdan sorumluluğa ilişkin kararlar. | Spesifik olarak aydınlatma yükümlülüğünün ihlaline ilişkin çok sayıda ve istikrarlı Yargıtay kararı. |
Bu tablo, dava stratejisi olarak “aydınlatma yükümlülüğünün ihlali” argümanının, “rapor vermeme” argümanına göre hukuken daha sağlam bir zemin sunduğunu ve davacıya usuli avantajlar sağladığını açıkça göstermektedir.
Bölüm 4: Sorumluluğu Etkileyen Diğer Faktörler ve Sorumluluğun Paylaştırılması
Bir iş kazasının hukuki sonuçları nadiren tek bir tarafın eylemi veya ihmaliyle açıklanabilir. Genellikle, birden fazla faktörün ve birden fazla kişinin kusurlu davranışının bir araya gelmesiyle ortaya çıkan karmaşık bir sorumluluk ağı söz konusudur. Bu nedenle, hekimin olası sorumluluğunu değerlendirirken, kazanın meydana gelmesinde rol oynamış olabilecek diğer aktörlerin (çalışan ve işveren) kusurlarını da analize dahil etmek ve sorumluluğun nasıl paylaştırılacağını incelemek zorunludur.
4.1. İşçinin Müterafik Kusuru (Birlikte Kusur – Contributory Negligence)
Müterafik kusur, zarara uğrayan kişinin, zararın doğmasında veya artmasında kendi kusurlu davranışının da etkili olması durumudur. Mütalaaya konu senaryoda, çalışanın da kazanın meydana gelmesinde bir kusurunun olup olmadığı titizlikle incelenmelidir. Çalışanın müterafik kusuru olarak değerlendirilebilecek potansiyel davranışlar şunlardır:
- Belirtilere Rağmen Çalışmaya Devam Etme: Çalışanın, hekim tarafından reçete edilen ilacı aldıktan sonra kendisini bariz bir şekilde sersemlemiş, uykulu veya başı dönüyor hissetmesine rağmen, bu durumu amirine bildirmeyip tehlike arz eden işini yapmaya devam etmesi.13
- Güvenlik Talimatlarına Uymama: İşverenin genel iş sağlığı ve güvenliği talimatlarına (örneğin, “kendini iyi hissetmediğinde makineyi kullanma” gibi) uymaması.
- Hekimi Yetersiz Bilgilendirme: Muayene sırasında hekime yaptığı işin tehlikeli niteliği hakkında bilgi vermemesi, hekimin doğru bir risk değerlendirmesi yapmasını engellemiş olabilir.
Türk Borçlar Kanunu’nun 52. maddesi uyarınca, zarar görenin müterafik kusurunun varlığı, hekimin veya işverenin sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmaz. Ancak, mahkemenin, tarafların kusur oranlarını dikkate alarak hükmedilecek tazminattan indirim yapmasına neden olur.14 Örneğin, mahkeme çalışanın %30 oranında kusurlu olduğuna kanaat getirirse, hesaplanan tazminat miktarını bu oranda azaltacaktır.
4.2. İşverenin Sorumluluğu: Gözetim ve Denetim Yükümlülüğü
İş kazalarında asli sorumluluk, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu gereği işverene aittir. İşverenin bu sorumluluğu, sadece fiziksel güvenlik önlemleri (baret, eldiven, makine koruyucuları vb.) sağlamakla sınırlı değildir. Aynı zamanda, çalışanların sağlık durumlarını gözetme ve çalışmaya elverişli olup olmadıklarını denetleme yükümlülüğünü de kapsar.9
Eğer kazaya uğrayan çalışan, işe geldiğinde gözle görülür bir şekilde hasta, bitkin veya sersemlemiş bir haldeyse ve işveren (veya vekili konumundaki amir/ustabaşı), bu durumu fark etmesine rağmen çalışanın tehlikeli bir işte görev yapmasına izin verdiyse, işverenin de kazanın meydana gelmesinde bağımsız bir kusuru olduğu kabul edilir. İşverenin bu “gözetim ve denetim yükümlülüğünü” ihlal etmesi, sorumluluğun sadece hekime yüklenmesini engeller.
Bu durumda, genellikle “müteselsil sorumluluk” (birlikte ve zincirleme sorumluluk) gündeme gelir. Yani, zarar gören çalışan, tazminatın tamamı için dilediği sorumluya (ister hekime/hastaneye, ister işverene) başvurabilir. Sorumlular, zararı ödedikten sonra, kendi aralarındaki kusur oranlarına göre birbirlerine rücu edebilirler (paylarını geri isteyebilirler).
4.3. Hukuki Raporlama ve Bilirkişi İncelemesi
Kullanıcının “hukuki rapor örnekleri” talebine yanıt olarak, bu tür karmaşık davalarda mahkemelerin karar verirken dayandığı en önemli delilin, uzman bilirkişi heyetleri tarafından hazırlanan kusur raporları olduğu belirtilmelidir.46 Bu raporlar, olayın teknik ve hukuki boyutlarını analiz ederek tarafların kusur oranlarını belirler. Varsayımsal senaryomuza ilişkin bir bilirkişi raporu, tipik olarak aşağıdaki yapıyı izleyecektir:
BİLİRKİŞİ RAPORU (Örnek Taslak)
- Görevlendirme Konusu: Mahkemenin, taraflar arasındaki iş kazası davasında, kazanın meydana geliş şekli ve tarafların (hekim, işveren, çalışan) kusur oranlarının tespiti amacıyla yaptığı görevlendirme belirtilir.
- Olayın Tespiti ve Tarafların İddiaları:
- Davacının (çalışanın) iddiaları özetlenir: Soğuk algınlığı için hekime gittiği, hekimin ilaç yazıp rapor vermediği, ilaç yan etkileri konusunda uyarmadığı, bu nedenle işyerinde kaza geçirdiği iddiaları.
- Davalıların (hekim/hastane ve işveren) savunmaları özetlenir: Hekimin tıbbi gereklilik görmediği için rapor vermediği, sözlü uyarı yaptığı; işverenin gerekli tüm İSG önlemlerini aldığı, kazanın çalışanın kendi dikkatsizliğinden kaynaklandığı savunmaları.
- Dosyadaki deliller (tanık beyanları, kamera kayıtları, SGK müfettiş raporu, tıbbi belgeler, ilaç prospektüsü vb.) sıralanır.
- İlgili Mevzuat Analizi:
- 5510 sayılı SSGSSK (m. 13 – İş Kazası Tanımı)
- 6331 sayılı İSG Kanunu (m. 4, 5 – İşverenin Yükümlülükleri)
- 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (m. 49 vd. – Haksız Fiil; m. 510 vd. – Vekalet Sözleşmesi; m. 51, 52 – Tazminatın Belirlenmesi)
- 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (m. 22 – Taksir; m. 89 – Taksirle Yaralama)
- Hasta Hakları Yönetmeliği ve Tıbbi Deontoloji Tüzüğü (Aydınlatma ve Özen Yükümlülüğü)
- Kusur Değerlendirmesi:
- Hekimin Kusuru: Hekimin, hastanın yaptığı işin niteliğini sorgulayıp sorgulamadığı, reçete ettiği ilacın bilinen yan etkilerini dikkate alıp almadığı, bu yan etkiler konusunda hastayı yeterince aydınlatıp aydınlatmadığı değerlendirilir. Aydınlatma yükümlülüğünü yazılı bir belgeyle ispatlayıp ispatlayamadığına bakılır. Bu yükümlülükleri ihlal ettiği kanaatine varılırsa, özen borcuna aykırı davrandığı için kusurlu olduğu belirtilir.
- İşverenin Kusuru: İşyerinde kazanın meydana geldiği alanda gerekli fiziksel güvenlik önlemlerinin (makine koruyucuları, kaymaz zemin vb.) alınıp alınmadığı incelenir. Daha da önemlisi, işverenin veya vekilinin, çalışanın o günkü sağlık durumunu (görünürdeki halsizlik, sersemlik vb.) fark edip etmediği ve buna rağmen çalışmasına izin verip vermediği (gözetim yükümlülüğünün ihlali) değerlendirilir. Eksiklik varsa, işverenin kusurlu olduğu belirtilir.
- İşçinin (Kazalının) Kusuru: Çalışanın, kendisini iyi hissetmemesine veya ilacın etkilerini fark etmesine rağmen durumu amirine bildirmeyerek veya bilinen güvenlik kurallarını ihlal ederek çalışmaya devam edip etmediği değerlendirilir. Böyle bir durum varsa, müterafik kusurlu olduğu belirtilir.
- Sonuç ve Kanaat:
- Meydana gelen olayın 5510 sayılı Kanun’un 13. maddesi kapsamında bir iş kazası olduğu kanaati belirtilir.
- Toplanan deliller ve yapılan değerlendirmeler ışığında, kazanın meydana gelmesinde tarafların kusur oranları yüzde olarak takdir edilir. Örneğin:
- Davalı Hekim: %40 Asli Kusurlu (Aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmeyerek ve hastanın iş koşullarını gözetmeyerek kazaya zemin hazırladığı için)
- Davalı İşveren: %30 Kusurlu (Gözetim ve denetim yükümlülüğünü ihmal ettiği için)
- Davacı Çalışan: %30 Müterafik Kusurlu (Kendi sağlık durumunu amirine bildirmeyerek ve riskli çalışmaya devam ederek zararın doğmasına katkıda bulunduğu için)
Bu tür bir rapor, mahkemenin sorumluluğu adil bir şekilde paylaştırması ve tazminat miktarını belirlemesi için temel bir dayanak oluşturur.
Sonuç ve Hukuki Tavsiyeler
Bulguların Sentezi
Bu hukuki mütalaada yapılan kapsamlı analiz, soğuk algınlığı şikayetiyle hekime başvuran, ilaç tedavisi almasına rağmen istirahat raporu verilmeyen ve sonrasında işyerinde kaza geçiren bir çalışanın durumunun hukuki açıdan çok boyutlu olduğunu ortaya koymuştur. Elde edilen temel bulgular şu şekilde özetlenebilir:
- Olayın İş Kazası Niteliği: Meydana gelen kaza, Yargıtay’ın “olay” unsurunu geniş yorumlayan içtihatları ışığında, 5510 sayılı Kanun kapsamında bir “iş kazası” olarak nitelendirilme potansiyeli yüksektir. Kazanın tetikleyicisinin, çalışanın hastalığının semptomları veya kullandığı ilacın yan etkileri gibi “içsel” bir durum olması, olayın iş kazası sayılmasına engel teşkil etmez.
- Hekimin Sorumluluğunun Mümkünlüğü: Hekimin, söz konusu senaryoda hukuken sorumlu tutulması mümkündür. Ancak bu sorumluluğun en güçlü ve sağlam hukuki dayanağı, hekimin “istirahat raporu vermeme” yönündeki mesleki takdirinden ziyade, Türk Borçlar Kanunu, Hasta Hakları Yönetmeliği ve yerleşik Yargıtay içtihatları ile sabit olan “aydınlatma yükümlülüğünü” ihlal etmesidir. Hekimin, reçete ettiği ilacın iş güvenliğini doğrudan etkileyebilecek (baş dönmesi, uyku hali vb.) yan etkileri konusunda hastayı açık ve net bir şekilde uyarmaması, “en hafif kusurdan dahi tam sorumluluk” ilkesi gereğince bir tıbbi uygulama hatası (malpraktis) olarak kabul edilebilir.
- Nedensellik Bağının Önemi: Hekimin sorumluluğunun doğabilmesi için, onun kusurlu eylemi (aydınlatmama) ile meydana gelen iş kazası arasında uygun bir nedensellik bağının kurulması şarttır. Bu bağ, hekimin uyarısı olsaydı çalışanın gerekli önlemleri alacağı ve kazanın meydana gelmeyeceği varsayımına dayanır.
- Sorumluluğun Paylaşımı: Bu tür vakalarda sorumluluk nadiren tek bir tarafa aittir. Genellikle hekimin aydınlatma eksikliği, işverenin gözetim ve denetim ihmali ve çalışanın kendi güvenliğine yeterli özeni göstermemesi (müterafik kusur) gibi faktörlerin bir araya gelmesiyle kaza meydana gelir. Bu nedenle, nihai sorumluluk mahkeme tarafından atanacak bilirkişi raporu doğrultusunda taraflar arasında kusur oranlarına göre paylaştırılacaktır.
Hukuki Strateji Önerileri
Tarafların izlemesi gereken potansiyel hukuki stratejiler şu şekilde tavsiye edilebilir:
Çalışan İçin:
- Dava, öncelikli olarak hekimin aydınlatma yükümlülüğünü ihlal etmesi temeline oturtulmalıdır. Bu, ispat yükünün hekimde olması nedeniyle davacıya önemli bir avantaj sağlar.
- İkincil olarak, hekimin özen borcuna aykırı şekilde, hastanın yaptığı işin tehlikesini gözetmeden rapor vermeme ihmali de vurgulanmalıdır.
- Dava, sadece hekime karşı değil, “adam çalıştıranın sorumluluğu” ve “hizmet kusuru” ilkeleri gereği hekimin çalıştığı sağlık kuruluşuna (özel hastane veya kamu hastanesi) ve gözetim yükümlülüğünü ihlal etmiş olabilecek işverene karşı birlikte (müteselsilen) açılmalıdır. Bu, tazminatın tahsil edilme olasılığını artırır.
Hekim İçin:
- Savunma, öncelikle aydınlatma yükümlülüğünün sözlü olarak dahi olsa yerine getirildiği ve hastanın riskler konusunda bilgilendirildiği üzerine kurulmalıdır.
- İkinci olarak, kazanın asıl nedeninin hekimin eylemi değil, çalışanın kendi ağır kusuru (uyarılara rağmen tehlikeli işi yapması) veya işverenin ağır kusuru (gerekli İSG önlemlerini almaması) olduğu ve bu durumun nedensellik bağını kestiği tezi işlenmelidir.
- Yapılan tıbbi değerlendirmenin ve rapor vermeme kararının, o anki klinik bulgulara göre tıp biliminin standartlarına uygun olduğu, uzman görüşleri ve literatürle desteklenmelidir.
İşveren İçin:
- Savunma, kazanın kendi kontrolü dışındaki bir nedenden, yani hekimin tıbbi hatası gibi öngörülemez bir **”üçüncü kişi kusuru”**ndan kaynaklandığı üzerine inşa edilmelidir.
- İşyerinde gerekli tüm iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alındığı, risk analizlerinin yapıldığı ve çalışanlara gerekli eğitimlerin verildiği belgelerle ispatlanmalıdır.
- Çalışanın işe geldiğinde görünürde çalışmasına engel bir rahatsızlığı olmadığı, dolayısıyla gözetim yükümlülüğünün ihlal edilmediği savunulmalıdır.
Delillerin Toplanması
Bu tür bir davanın başarısı, doğru ve eksiksiz delillerin toplanmasına bağlıdır. Tarafların dava sürecinde mutlaka temin etmesi ve mahkemeye sunması gereken kritik deliller şunlardır:
- Hastanın muayene edildiği sağlık kuruluşundan alınacak tüm tıbbi kayıtlar ve hasta dosyası.
- Hekim tarafından düzenlenen reçetenin bir kopyası.
- Reçete edilen ilacın, yan etkilerini detaylı olarak gösteren orijinal prospektüsü.
- Kazanın meydana geldiği anı veya öncesini gösterebilecek işyeri güvenlik kamerası kayıtları.
- Çalışanın kaza anındaki ve öncesindeki durumuna tanıklık edebilecek iş arkadaşlarının ve amirlerinin beyanları.
- Olay sonrası SGK tarafından görevlendirilen müfettişlerin hazırladığı iş kazası tahkikat raporu.
- Davanın en önemli delili olarak, mahkeme tarafından tıp (ilgili uzmanlık alanı), iş güvenliği ve hukuk alanlarında uzman kişilerden oluşturulacak bir bilirkişi heyetinden alınacak kusur ve nedensellik bağına ilişkin detaylı rapor.
Bir yanıt yazın