MEME KANSERi NDE DOĞRU SANILAN 8 YANLIŞ

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türü. Dünyada her yıl yaklaşık 2 milyon kadına meme kanseri tanısı konuyor. Ülkemizde de bu durum pek farklı değil. Öyle ki her 8 kadından 1’i yaşamının bir döneminde meme kanserine yakalanıyor. Güzel haber ise son yıllarda tanı ve tedavisindeki gelişmeler sayesinde meme kanserinin artık ölümcül bir hastalıktan çıkıp kronik bir hastalığa dönüşmesi. Tedavideki başarının artmasının temelinde ise meme kanseri konusunda farkındalığın artması sonucunda tanının erken konulabilmesi yatıyor. Buna rağmen meme kanserinde risk faktöründen cerrahi tedavisine kadar birçok konuda kulaktan kulağa yayılan hatalı bilgiler bir yandan tanıyı geciktirerek tedavinin başarısını olumsuz yönde etkilerken, bir yandan da hastaların gereksiz kaygılara kapılmalarına neden oluyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Meme Kliniği Genel Cerrahi ve Cerrahi Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Can Atalay meme kanserinde doğru sanılan yanlış bilgileri anlattı, önemli bilgiler verdi.

Yanlış: Meme kanseri genç yaşlarda görülmez
Doğrusu: Meme kanseri yaş ilerledikçe daha fazla saptanan bir kanser türü olmasına karşın, ülkemizde, 35 yaş altında tanı konulan meme kanseri hasta sayısı giderek artıyor. Resmi meme kanseri tarama programında mammografi çektirme yaşının 49’dan 40’a indirilmesi de bu bulgunun doğruluğuna işaret ediyor. Meme kanserinin genç yaşta görülmeye başlamasının nedenlerinin tespit edilmesi zor olmakla birlikte, toplumun beslenme alışkanlıklarının değişmesi ve kilolu bireylerin sayısının toplumda artması dikkat çekiyor.

Yanlış: Ailede bir akrabanın meme kanseri olması meme kanserine yakalanma riskini çok artırıyor
Doğrusu: Meme kanserinde ailesel risk artışı için belirlenmiş kriterler mevcut. Bu kriterlere göre ailede kişinin birinci derece akrabalarından (anne, kız kardeş, teyze, hala) en az 2’sinde meme kanseri saptanması gerekiyor. Ayrıca, ailede yumurtalık (over), rahim (endometrium) ve bağırsak kanseri gibi kanserlere sık rastlanması da ileri tetkiklerin yapılması için uyarı niteliği taşıyor. Genel Cerrahi ve Cerrahi Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Can Atalay gerçek riskin ise ancak genetik danışmanlık sonucu yapılacak genetik testlerle belirlenebileceğini vurgulayarak, “Genetik testlerin pozitif olması meme kanserine yaşam boyunca yakalanma riskinin yüzde 70-80’lerde olduğuna işaret ediyor“ diyor.

Yanlış: Memede saptanan kistler (fibrokistik hastalık) kanser riskini artırıyor
Doğrusu: Memede saptanan kistlerin yüzde 90-95’i sıvı içeren basit kesecikler oluyor. Bu tipteki kistlerin 6 ay – 1 yıl arayla izlenmeleri gerekiyor. Daha az oranda karşılaşılan karmaşık (kompleks) kistler ise sıvının yanı sıra katı alanlar da içerdiğinden iğne biyopsisi yapılmasını gerektirebiliyor. İğne biyopsisi ile hem kist içindeki sıvı boşaltılıyor hem de kistin katı kısımlarından patolojik inceleme için örnek alınabiliyor.

Yanlış: Memede saptanan kitleden biyopsi yapılması kanserin yayılmasına neden oluyor
Doğrusu: Biyopsi sırasında ve sonrasında meme kanserinin yayılma riski çok düşük oluyor. Meme kanseri tanısı ilk aşamada iğne biyopsisi ile konuyor ve bu tip biyopsi açık cerrahi biyopsiye kıyasla herhangi bir yayılma riski taşımıyor. Ayrıca, cerrahlar ameliyat sırasında kanser hücrelerinin yayılmasını önlemek için özel teknikler kullanıyor.

Meme Kanseri ve Doğru & Yanlışlar

Yanlış: Meme kanseri teşhis edilen kadınlarda mastektomi ameliyatı (memenin tamamının alınması) mutlaka gerekiyor
Doğrusu: Son 30-35 yılda yapılan çalışmalar hastaların yüzde 70-80’inde meme korunarak tümörün güvenli cerrahi sınırlarla çıkartılabileceğini gösteriyor. Meme koruyucu cerrahi ameliyatı yapılan kadınların geride kalan meme dokusunda tümör nüksü olmaması için ışın tedavisi (radyoterapi) almaları gerekiyor. Meme boyutuna göre tümörü büyük olan hastalarda ameliyat öncesi ilaç tedavisiyle (kemoterapi veya hormon tedavisi) tümör boyutu azaltılarak meme koruyucu cerrahi yapılabiliyor.

Yanlış: Meme kanseri için uygulanan meme koruyucu cerrahi sonrası estetik açıdan iyi sonuçlar elde edilmiyor
Doğrusu: 1990’lı yıllardan sonra meme kanserinin tedavisinde meme koruyucu cerrahinin artan oranlarda uygulanması hastalar arasında estetik kaygıları da ön plana çıkardı. Bunun sonucunda ameliyat sırasında ameliyat edilen meme içindeki dokuların yer değiştirmesi temeline dayanan onkoplastik cerrahi teknikleri geliştirildi. Bu teknikler kullanılarak memede mevcut olan daha büyük tümörler güvenli cerrahi sınırlar sağlanarak ve daha iyi estetik sonuçlar elde edilerek çıkartılabiliyor.

Yanlış: Şeker içeren besinleri fazla tüketmek meme kanserini tetikliyor
Doğrusu: Kilo alımı vücutta yağ dokusunun artmasına ve meme kanserini tetikleyen östrojen hormonu yapımının artışına neden olabiliyor. Özellikle menopozda olan kadınlarda fazla yağ dokusu, östrojenin vücuttaki tek kaynağını oluşturuyor. Bu nedenle menopoz dönemindeki kadınlar meme kanseri açısından daha fazla risk altında oluyor. Ancak kanser hücrelerinin şekeri (glukoz) normal hücrelere göre daha fazla tükettikleri deneysel çalışmalarda gösterilmesine karşın, yapılan klinik çalışmalarda daha fazla şeker tüketmenin meme kanserinin seyrini kötü etkilediğine dair bir sonuca varılamamış.

Yanlış: Meme kanserinde koltukaltına yönelik ameliyattan sonra her zaman o taraftaki kolda şişlik (lenfödem) oluyor
Doğrusu: Meme koruyucu cerrahiye benzer şekilde koltuk altına (aksilla) yönelik yapılan ameliyatlar da artık daha sınırlı oluyor. Genel Cerrahi ve Cerrahi Onkoloji uzmanı Doç. Dr. Can Atalay koltuk altı ameliyatında, ameliyat öncesi işaretlenen lenf bezlerinin bulunup çıkartıldığını ve ameliyat sırasında patoloji uzmanı tarafından incelendiğini belirterek sözlerine şöyle devam ediyor: “Eğer lenf bezlerinde meme kanseri yayılımı saptanmazsa, ameliyata devam edilmiyor. Koltuk altındaki lenf bezlerinin tamamı ancak hastalığın o bölgeye yayıldığının kanıtlanması sonucunda çıkartılıyor. Bu şekilde, gereksiz koltuk altı ameliyatları ve kolda oluşacak şişlikler (lenfödem) azalıyor “

Emzirirken Dikkat Edilmesi Gereken 10 Püf Noktası

Anne sütünün ve emzirmenin hem anne hem de bebek için faydaları saymakla bitmiyor. Bebeğin ilk altı ay ihtiyacı olan protein, yağ, demir, vitamini içeren ideal bir besin kaynağı anne sütü ile karşılanıyor. Anne sütü ile büyüyen çocuklarda astım, alerji, çocuk diyabeti, obezite, kanser daha düşük oranlarda görülüyor.

Emziren annelerde ise meme kanseri, yumurtalık kanseri, osteoporoz ve kansızlığın daha az görüldüğünü söyleyen Liv Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nermin Tansuğ emzirirken dikkat edilmesi gereken noktaları anlattı.

  • Emzirmeye başlamadan önce anne ellerini yıkayarak bebeğe mikrop bulaşmasını önlemeli, meme başını ve çevresini temiz su ile silmelidir.
  • Anne bebeğiyle birlikte rahat, temiz ve yeterince sıcak bir ortamda sırtını bir yere dayayarak oturmalıdır. Gerekirse ayaklarının altına bir yükselti koyabilir.
  • Bebeğin yüz ve bedeni kendine dönük olacak şekilde tutulmalı, bebeğin başını tutan kolu gerekirse bir yastık ile alttan desteklenmelidir.
  • Bebeğin başı kolun iç kısmına yerleştirilip aynı kol ve elle bebeğin kalça ve bacakları kavranmalıdır.
  • Emzirirken anne ve bebek rahat olmalı, ikisi arasında göz teması kurulmalıdır.
  • Emzirmeye başlamadan önce temizlenmiş meme ucu, baş ve işaret parmakla yuvarlanarak daha belirgin hale getirilip yavaşça bebeğin üst dudağına dokundurularak bebeğin ağzının açılmasına yardımcı olunur. Boşta kalan elle göğüs C şeklinde tutulmalı, meme başı ve etrafındaki kahverengi kısma dokunmadan memenin ucu bebeğin dudağına değdirilmelidir. Bebek ağzını açınca meme ucu ve etrafındaki kahverengi kısım bebeğin ağzına yerleştirilir. Bu şekilde yerleştirilen bebeğin çenesi ile annenin göğsü arasında boşluk kalmamalıdır.

  • Emzirme esnasında meme çevresinin büyük kısmı bebeğin ağzının içinde, çenesi de göğsüne dayalı olacaktır. Eğer bebek doğru yerleştirilmezse sadece meme ucunu emer, bu durum çok acı verdiği gibi meme ucu çatlaklarına neden olur. Ayrıca süt de tam boşalmaz. Bebek doğru yerleştirilmedi ise bebek göğüsten çekerek çıkarılmamalı, onun yerine ağzının köşesinden küçük parmakla damakların arasına girerek meme ucu nazikçe çıkarılmalıdır. Bebeğe doğru konum verildikten sonra emzirme işlemi tekrarlanmalıdır.
  • Emzirmek için yaygın olarak kullanılan 4 pozisyon vardır. Koltukaltı pozisyonunda bebeğin vücudu annenin koltuk altına yerleştirerek başı ve ensesi elle desteklenir. Ayakları ve poposu annenin arkasına bakar. Diğer el ile anne memesi desteklenir. Bu pozisyon özellikle sezaryen sonrası veya ikiz bebekleri emzirirken uygundur. Kucak pozisyonunda, bebek annenin kucağına koyduğu yastık üzerinde yatırıp başı anne kolunun üzerine konur. Anne bebeği poposunu aynı eli ile destekler, karnını, kendi karnına doğru çevirir. Böylece bebeğin yüzü annenin memesine doğru döner.
  • Ters kucak pozisyonunda bebeğin başı daha iyi kontrol edilir ve memeye daha kolay yaklaştırılır. Diğer elle anne memesini tutar.
  • Yatarak emzirmede bir yastık annenin başının altında, diğeri de bebeğin altına olacak şekilde yerleştirilir. Bebek, karnı annenin karnına değecek şekilde yan yatırılmalıdır. Bir elle meme desteklenerek emzirme işlemi yapılabilir. Ancak bu pozisyonda annenin uyuyup kalması bebek için boğma tehlikesi yaratabilir.

Meme Kanseri nden Korunmanın Yolları

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir ve kadınlarda kanserden ölüm nedenlerinde ikinci sıradadır. Tüm dünyada yılda bir milyonu aşan sayıda kadında bu tanı konmaktadır ve yine yılda 400.000’i aşan sayıda ölüme neden olmaktadır.

Okan Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Abut Kebudi, ‘’Meme kanseri görülme sıklığı yaşla beraber artmaktadır. Olguların dörtte 3’ü menopoz sonrası dönemdedir. Böylesine önemli ve sık görülen bir hastalıkla mücadelede amaç, bu hastalığın görülme sıklığını azaltmaya çalışmak ve bu hastalığın geliştiği olgularda da hastalığı mümkün olduğu kadar erken evrede yakalamaktır.

Bu amacı gerçekleştirmek için, bu hastalığa yakalanma açısından risk faktörleri üzerinde çalışılmaktadır. Meme kanserlerinin ancak % 5- 10’u genetik yapıdan kaynaklanmaktadır. Bu konuda belirlenmiş bazı genler vardır ve çalışmalar giderek ilerlemektedir. Özellikle birinci derecede yakınlarında meme veya yumurtalık kanseri olanlarda bu testlerin yapılmasında riski belirlemek açısından yarar vardır’’ dedi.

Meme kanseri gelişmesi açısında riskli kişiler çeşitli çalışmalarla belirlenmeye çalışılmaktadır. Bu konuda kişinin yaşı, aile geçmişi, daha önceden meme biyopsisi yapılmış olup olmadığı, yapılmışsa riskli olabilecek patolojilerin saptanmış olması, ilk adet yaşı, menopoza girdiği yaş, ilk canlı doğumu yaptığı yaş, ırkı gibi verilerden hareketle kişide 5 yıllık ve ömür boyu meme kanseri geliştirme riski tahmin edilebilmektedir.

Ayrıca meme kanseri kilolu (özellikle menopoz sonrası) kişilerde daha çok, spor yapan kişilerde de daha az sıklıkta görülmektedir.

Prof. Dr. Abut Kebudi, ‘’Genetik yapımızı değiştiremesek de, yaşam biçimimizi düzenleyerek genel olarak kanserden korunmak veya riski azaltmak mümkündür. Bu noktada düzenli spor yapmak, stresle başa çıkabilmek, beslenmemize dikkat etmek, sigara içmemek gibi önlemler önemlidir.

Meme kanserinin batı toplumlarında neredeyse 7 kadında bir görülüyor olması, erken tanının önemini arttırmaktadır. Erken tanı ile hastalıktan büyük ölçüde kurtulmak veya az zarar görmek mümkündür. Ayrıca erken tanı konulduğunda uygulanacak tedaviler (cerrahi ve onkolojik ek tedaviler) de daha sınırlı olmakta ve daha iyi kozmetik sonuçlar söz konusu olmaktadır’’ açıklamasını yaptı.

MEME KANSERİNE KARŞI HAYATİ TAVSİYELER

  1. Her kadın 20 yaşından itibaren ayda bir (ömür boyu)kendi kendine meme muayenesi yapmalıdır.
  1. 20- 40 yaş arası üç yılda bir (hiç şikayeti olmasa da!) meme hastalıkları konusunda deneyimli bir cerraha muayeneye gitmelidir.
  1. 40 yaşından itibaren yılda bir (ömür boyu) meme hastalıkları konusunda deneyimli bir cerraha muayeneye gitmelidir.
  1. 40- 49 yaş arasında kişi riskli bir durumda değilse iki yılda bir, riskli ise yılda bir mamografi çektirmelidir.
  1. 50 yaşından itibaren ise, yılda bir (bazı görüşlere göre hastanın risk durumuna göre 2 yılda bir) mamografi çektirilmelidir.

Bilinçli davranarak meme kanserine yakalanma şansımızı azaltmak veya bu hastalıktan gelecek zararı en az tedavi ile azaltmak mümkün olabilmektedir.

Hastalıklara Karşı Doğal Kalkan Anne Sütü

DOĞUMDAN SONRA DA BEBEĞİ KORUMANIN EN KOLAY YOLU ANNE SÜTÜ

HER ANNENİN SÜTÜ BEBEĞİNİN İHTİYACINA GÖRE FARKLIDIR!

Hamileliğin sürdüğü 9 ay boyunca anne karnında büyüyen bebeğin doğum sonrasında da gelişimi için anne ile olan bağı çok önemli. Bebeğin yaşam boyu ihtiyaç duyacağı bağışıklık sistemi için “anne sütü” eşsiz bir besin. Biyolojik olarak taklit edilemeyen tek besin olan “anne sütü” ilk altı ay içinde barındırdığı mineraller ve vitaminler ile bebeğin büyümesinde önem taşıyor.

Türkiye İş Bankası iştiraki Bayındır Kavaklıdere Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölüm Başkanı Uzm. Dr. Nevin Aykol, anne sütünün önemi ile ilgili şu bilgileri verdi:

Anne sütü, bebeklerin sağlıklı büyüme ve gelişmelerine katkı sağlamanın yanında aileye ve ülkeye sosyal ve ekonomik getirileri olan ideal ve vazgeçilmez bir besin kaynağı. Bütün memelilerin yavruları için, kendi annelerinin sütü en iyi besin.

SÜTÜN İÇERİĞİ SÜREKLİ İHTİYACA GÖRE DEĞİŞİYOR

Her annenin sütü, kendi bebeğinin gereksinimlerine göre uygun miktar ve niteliktedir. Örneğin, prematüre doğum yapmış annenin sütünün içeriği, diğerlerine göre farklıdır. Ayrıca gece sütü ile gündüz sütünün, emmenin ilk evresinde gelen süt ile daha sonra gelen sütün, doğumdan sonra ilk aylarda salgılanan süt ile daha sonraki aylarda salgılanan sütün içeriği de birbirinden farklıdır.

BİYOLOJİK DEĞERİ YÜKSEK İLK ALTI AY PROTEİN İHTİYACINI KARŞILAR

Anne sütünün yüzde 87’si sudur ve emzirmenin ilk evresinde gelen süt yani önsüt, su bakımından oldukça zengin bir içeriğe sahiptir. Bu nedenle, bebeğin gereksinimi olan tüm su, bu önsütten karşılanmakta, çok sıcak havalarda bile bebek, su ve sulu içeceklere gerek duymamaktadır.

Anne sütünün protein içeriği inek sütüne oranla daha düşük olmakla birlikte biyolojik değeri yüksektir ve yaşamın ilk altı ayında tek başına bebeğin protein gereksinimini karşılamaktadır.

OBEZİTE, KOLESTEROL RİSKİNİ AZALTIR

Anne sütündeki yağların yüzde 98’i trigliserittir ve yağlar bebek için en önemli enerji kaynağıdır. Bir emzirme döneminin sonuna doğru salgılanan sütte, emzirmenin başlangıcına göre yağ oranı artış göstermektedir. Bu son sütü alan bebek, doygunluk hissederek memeyi bırakmakta, böylelikle obezite riskinden korunmaktadır. Anne sütünde, erken laktasyon döneminde fosfolipid ve sinir sisteminin gelişiminde rolü olan kolesterol içeriği yüksektir. Bu durumun lipid enzim sisteminin erken aktivasyon ve ileride gelişebilecek yüksek kolesterol (hiperlipidemi) ve damar sertliği (damar aterosklerozun) önlenmesinde etkili olabileceği öne sürülmektedir.

ENFEKSİYONLARA KARŞI KORUYUCUDUR

Anne sütünde bulunan karbonhidratların en önemli komponenti laktozdur. Laktoz, yavaş ve kolay sindirilebildiğinden, kan şekerini iyi bir biçimde düzenlemekte, kalsiyum emilimini artırarak kemik mineralizasyonunu olumlu yönde etkilemektedir. Ayrıca Lactobacillus bifidus’un çoğalmasıyla, bağırsak florası oluşmakta, bebek Escherichia coli enfeksiyonlarından korunmaktadır. Laktozun galaktoz komponentinin lipidlerle yaptığı bileşikler beyin dokusu gelişiminde önemli rol oynamaktadır.

Anne sütü, içerdiği antimikrobiyal etkinliğe sahip bileşiklerin etkisiyle enfeksiyonlara karşı koruyucudur. Solunum, idrar ve gastrointestinal sistem enfeksiyonları ile alerjik hastalıklara karşı koruyucu özelliği olup, sütteki IgA antikorları, enfeksiyonun başlaması için gerekli olan bakteri ve virüslerin mukozaya yapışmasını önlemektedir.

Ayrıca anne sütünde başta gastrointestinal sistem, merkezi sinir sistemi, solunum sistemi olmak üzere pek çok sistemin gelişimini sağlayan büyüme faktörleri bulunmakta olup, bebeğin zeka gelişimini ve entelektüel yapısını olumlu yönde etkilerken, konuşma sorunlarının da daha az olmasını sağlar.

BEBEĞİN VİTAMİN İHTİYACINI KARŞILAR

Anne sütünde K vitamini ve D vitamini dışında yağda ve suda eriyen vitaminler bebek için yeterli düzeydedir. İnek sütüne göre, anne sütündeki demir içeriği daha az olmasına karşın, anne sütündeki demirin emilimi daha fazladır. Bu nedenle anne sütü ile beslenen bebeklerde ilk altı ayda demir yetersizliği görülmemektedir.

Stres ve Mide Yanması Hastalıklarını Öğrenin !

Uzun süreli, stresli, yorucu, mola vermeden saatlerce süren çalışmalar sebebiyle midemizde aşırı asit salgılanması meydana gelir. Aşırı stresin sebep olduğu yüksek asit salınımı ve diğer faktörler (baharatlı yiyecekler, alkol, kronik sigara kullanımı) nonbakteriel gastrite sebebiyet verebilir. Ayaküstü beslenme alışkanlığı, hijyen kurallarına uymama, gelişi güzel alınan ilaçlar.

Hazırlanan gıdaları tüketmek ve stres mide hastalıklarının temel sebeplerinden bazılarıdır. En sık görülen mide hastalıklarının Gastroözofageal Reflü (GÖFR) ve gastrit olduğu bilinir. Bu iki hastalık birbirinden tamamen farklı iki hastalıktır. Gastrit kelime olarak midede oluşan inflamatuar (iltahabi, yangısal) süreçleri ifade eden bir kelimedir. Bakteriyel bir enfeksiyona veya tahrişe bağlı olarak gelişebilir. Helikobakter Pylori (HP) kronik gastritin en sık görülen sebeplerinden birisidir.

HP bakterisi ağız yoluyla alınarak mide mukozasına yerleşen ve burada gastrit olarak adlandırdığımız bir iltihap oluşturan spiral şeklinde bir bakteridir. Yaşlı popülasyonda daha fazla olmak üzere toplumumuzun yaklaşık yüzde 80’nin bu bakteri ile enfekte olduğu gözlenmiştir. Çalışan kişilerin midelerini koruyabilmeleri için yaşam tarzlarında değişiklik yapmaları gerekmektedir.

Günümüzde ofis çalışanları arasında en sık görülen rahatsızlıklar gastrit ve türefleri, ülser, GORH, hipertansiyon, obezite, ateriyosklerotik ve depresyondur. Kişi eğer obez ise ve özellikle karın çevresinde fazla kilolar varsa, öncelikle kilo vermesi sağlanıyor daha sonra düzenli egzersiz yapması tavsiye ediliyor. Sigara alkol kullanımı, kahve gazlı içecekler ve baharatlı yağlı besinlerin tüketimi azalmasını sağlıyor. Hastanın yatak başını yükseltmesi yatmadan önce yemek yememeye dikkat etmesi, sıkı, dar giyecekler, korse ve kemerli pantolonlar kullanmamaları öneriliyor.

Çalışma hayatımızda başımızdan geçen zorluklar, çalışma koşullarının ağırlığı veya stres bu tür koşullar sindirim sisteminin baş komutanı midenin hastalanmasına veya mide ağrısı, hazımsızlık veya şişkinlik hissetme gibi sorunları yaşamanıza sebep olabiliyor.

Uzun süreli, stresli, yorucu, mola vermeden saatlerce süren çalışmalar sebebiyle midemizde aşırı asit salgılanması oluşur. Aşırı stresin sebep olduğu yüksek asit salınımı ve diğer faktörler (baharatlı yiyecekler, alkol, kronik sigara kullanımı) nonbakteriel gastrite neden olabilir.

Diğer sebep ise helicobacter pyloridir. Ayaküstü beslenme alışkanlığı, gelişigüzel alınan ilaçlar (Aspirin, nonsterois anti enflamatuar ilaçlar), hijyenik kurallara uyulmadan hazırlanan gıdaları tüketmek (helicobacter pylori) ve stres mide hastalıklarının temel sebepleridir. Bu karamsar tablodan en fazla payını alan midede gözlenen ağrılar, ekşime, yanma, şişkinlik, gaz, kramp, göğüs arkasında ağrı ve boğazda yanma ile ses kısıklığı en sık rastlanan belirtilerdir.

HIV-1 ve HIV-2 Virüs Grupları M,O,N ?

Günümüzde HIV virüsünün iki ayrı tipi bilinmektedir; HIV-1 ve HIV-2. HIV-1, viral RNA sekansları ve proteinleri temelinde üç ayrı gruba ayrılmaktadır.

Yukarıda da değinildiği gibi HIV kılıflı bir virüstür, yani yüzeyi, gpl60 olarak da bilinen, bir kılıf proteini ile kaplıdır. Bu protein, gpl 20 ve gp41 adları verilen iki alt birimden oluşur. Virion, başlıca iki kopya tek sarmallı pozitif anlamlı (sense) RNA, pol enzimi ve vpr aksesuvar proteinini içerir ki bunların tümü nükleokapsid proteini (gag) ile stabilize edilirler.

Virüs yeni bir konağa girdiğinde ;  gpl 20, üzerlerinde CD4 reseptörü taşıyan yardımcı T lenfositleri (T-helper hücreler), dendritik hücreler ve makrofajlar gibi hücrelere bağlanır. Kılıf proteininin subüniti (alt birimi) olan gpl20’nin bağlanma epitopları ileri derecede değişkenlik gösteren alanlara sahiptir ki suşlar arasında % 25’lere ulaşan değişiklikler gözlenir. Virüsün konak hücresinin içerisine girişi ikinci bir reseptörün varlığına gereksinim göstermektedir. Genel olarak kemokin reseptörleri adıyla bilinen bu reseptörlerden virüsün en sık olarak kullandığı iki reseptör CCR5 veya CXCR4 adlarıyla bilinmektedir.

Hücreye girişle HIV kılıfından soyulur ve onun RNA genomu çift sarmallı tamamlayıcı (complementary) DNA’ya transkripte edilir, bu da enfekte ettiği hedef hücrenin kromozomuna entegre olur (proviral DNA). HlV’in öteki retroviruslardan farkı  hedef hücrenin nükleusuna girerken, hücre bölünmesi sırasında nükleus membranının dezentegrasyonunu gerektirmemesidir. Bu özellik, integraz, matriks ve vpr proteinlerinin taşıdıkları çeşitli nükleer lokalizasyon sinyalleriyle sağlanır ve virüsün genomu nükleer porlardan geçerek nükleusa yerleşir. Bu entegre olmuş proviral DNA immünolojik olarak sessizdir ve konağın genomu içerisinde latent kalır.

Entegre proviral DNA‘nın mRNA’ya transkripsiyonu konak hücre elemanlarının LTR’lere bağlanmasıyla başlar. İlk mRNA’lar tat, rev ve daha az olarak nef’i kodlayanlardır. Düzenleyici proteinler olan tat ve rev, özellikle, gag, pol ve env genlerinin tarnskripsiyonunu ve regülasyonlarını artırılmasında önemli işlevlere sahiptirler. Böylelikle virüsün önemli proteinleri üretilmeye başlar.

Bu bağlamda nef üzerinde durmak gereklidir, çünkü nef viral replikasyonda önemli bir işleve sahip olmadığı halde, yokluğu, hastalık ilerlemesini yavaşlatmaktadır. Öte yandan, tat yokluğunda ise HIV transkripsiyonu başlar, ancak uzama (elongation) süreci etkisizdir. Aksesuvar proteinler olan vif, vpr ve vpu proteinleri replikasyon açısından önemli değildirler ve ancak enfeksiyöz döngü sırasında üretilirler. HlV’in replikasyon döngüsü sırasında viral proteinler eşdeğer miktarlarda üretilmezler ve farklı genler de farklı zamanlarda sergilenmektedirler.

Günümüzde HIV virüsünün iki ayrı tipi bilinmektedir: HIV-1 ve HIV-2. HIV-1, viral RNA sekansları ve proteinleri temelinde üç ayrı gruba ayrılmaktadır.

M grubu epidemiden sorumlu olan asıl gruptur ve HIV epidemisinin yaklaşık % 99.6’sım (42-45 milyon kişi) bu grubun enfeksiyonu oluşturmaktadır. Grup O ile enfekte olanların sayısı ise yaklaşık 100.000 kişi kadardır. Şimdiye dek Grup N ile enfekte sadece 6 olgu tanımlanmıştır. M grubu viruslar 9 subtipten (klad; clade) oluşmaktadır ve bunlar A, B, C, D, F, G, H, J ve K harfleriyle adlandırılmaktadırlar.

M grubu içerisinde ayrıca 16 kadar, “dolaşan rekombinan formlar” (circulating recombinant forms) adı verilen, subtipler arası rekombinan viruslar bulunmakta; bunlara ek olarak kimi benzersiz (unique) rekombinasyonlara da rastlanmaktadır (örneğin, gruplar arası rekombinasyonlar). HIV-2 virusu A’dan G’ye kadar adlandırılan 7 subtip içermektedir. Bir sekizincinin (H) varlığına ilişkin güçlü veriler elde edilmiştir. HIV-2 ile yaygın enfeksiyon A (yaklaşık 50.000 olgu) ve B (yaklaşık 25 bin olgu) subtipleri kaynaklıdır.

HIV-2‘nin C’den G’ye kadar olan her bir subtipiyle enfekte sadece 1 ‘er olgu tanımlanmıştır. HIV-1 ve HIV-2 genetik sekansları bakımından büyük farklılıklar gösterirler ve bu virusların kılıf glikoproteinlerinin, immünolojik olarak, sıklıkla çapraz reaksiyon vermedikleri gözlenmektedir. Pandeminin başlıca etkeni HIV-1 olduğundan aşı çalışmaları da bu virus için yoğunlaşmıştır.

HIV-1 ‘in subtipleri epidemiyolojik olarak farklı coğrafi bölgelerde kümelenirler. Yine, HIV-1 izolatlarının çeşitli subtipleri genetik sekanslar açısından öylesine farklıdırlar ki, dünyanın farklı coğrafi bölgeleri için farklı aşılar gerektirebileceği gibi görüşler ileri sürülmüştür. Öte yandan, enfekte bir kişide, HIV enfeksiyonun gidişi sırasında virusta önemli genetik değişiklikler gelişmektedir.

Bunun nedeni virus genomunda gelişen hızlı mutagenezdir. Her replikasyon döngüsünde amino asid sekanslarındaki amino asitlerde yaklaşık 1:2.000 oranında değiklik gözlenmektedir.

Bunun anlamı, enfekte bir kişide, bir günde, enfekte CD4+ hücrelerden yaklaşık 1010 partikül salındığından, tüm genomun amino asit sekanslarında her gün 10.000 kez amino asit değişikliği oluyor demektir.

Dolayısıyla, enfeksiyon sırasında, HIV virusu, hem humoral immün yanıttan hem de hücresel immun yanıttan kaçmak için, önemli bir araca sahip demektir.

Kunilingus Nedir Vajinanın Uyarılması ?

Kunilingus sözcüğü, kadın cinsel organlarının ağız ve dille uyarılması anlamına gelir.

Kadın cinsel uyarım esnasında, dölyolu duvarlarından veya orgazm esnasında idrar yolunun her iki yanında bulunan parauretral bezlerden çıkan kadının ejakulasyonu ve dölyolu ağzındaki özel koku, erkekte kuvvetli bir cinsel uyarıma neden olur.

Kadının apışarasını iyice açık bir durumda tutması gerekir. Bu şekilde eşi kolaylıkla dilini ve dudaklarını dış dudakların ve iç dudaklarını üzerinde, her yönde oynatabilir. Bu esnada önemli olan, kadının hoşlandığı uyarımları belirtmesi ve eşini bu yönde yönlendirmesidir.

Bazı hallerde, bazı kadınlarda cinsel uyarımda dış cinsel bölgede çok fazla salgılanma olur. Bu salgılanma dilin uyarma niteliğini ortadan kaldırır, bu nedenle böyle durumlarla karşılaşan çiftlerde dille uyarım yerine emme tekniğine dönülmesi kadını orgazma götürecektir.

Aksi halde kadın orgazma ulaşamaz ve doyumsuzluk oluşur. Kunilingus sırasında erkek istemeden dölyolu içine nefesini üfleyebilir.

Türkiye’de oral seks, fellasyo ve kunilingus son yıllarda hem erkek hem kadın dergilerinde işlenen sıradan cinsellik konulan arasına girmiştir diyebiliriz.

Evlilikte Sevişme Ne Sıklıkta Olmalıdır ?

Evlilik, mutlu bir şekilde sürebilmesi için gerçekten her iki eşin de çok özen göstermesi gereken bir kurumdur. Evliliğin yürüyebilmesi için cinselliğin her iki taraf için de kabul edilebilir bir düzeyde olması kaçınılmazdır. Evliliğin diğer yanları gibi, cinsel uyum da evrim gerektiren bir süreçtir.

Cinsel yaşam her ilişki gibi çiftler arasında gereksinme, yetenek gibi olgularla karşılıklı birbirine bir şeyler verebilme temposuna göre gelişmelidir. Bazı kimseler bazılarına oranla daha sık ve daha yoğun bir cinsel yaşama ihtiyaçları vardır. Eşlerden birinin cinsel isteklerinin yanıtsız kalması ister istemez, Leyla ile Mecnun gibi âşık dahi olsalar, huzursuzluğa yol açacaktır. Dünya Sağlık Teşkilatı’na (WHO) göre insanın sağlıklı olabilmesi için sadece bedensel değil, ruhsal sağlığının yerinde olması gerekir. Bence bu da yeterli değildir.

Gerçek sağlıklı birinin cinsel yaşamı da gereksinimine göre dengeli olmalıdır. Dünya istatistik verilerine baktığımızda genelde çiftlerin haftada iki kere cinsel birleşmeye girdiklerini görüyoruz. Eşlerden birinin cinsel birleşmeyi sırf bir evlilik görevi için yapıyor olması, cinsel birleşmeyi mekanik bir eyleme dönüştürecektir. Zaman içerisinde bu durum her iki eşe de zevk vermemeye başlayacaktır. Bunun daha ileri aşamalarında, eşlerden birinin cinsel birleşmeden kaçınması ilişkiyi daha da sarsacaktır.

Çiftler birbirinin gereksinimine anlayışla yaklaşmalı ve eşini tatmin etmeye çalışmalıdır. Birinin fazla veya ötekine göre az istekli olması esasen biyolojik yapıya bağlıdır ve kişinin elinde değildir. Birçok evlilikte zaman ayarlaması da önemli rol oynamaktadır. Kadınların pek çoğu, erkeklerin cinsel uyarıya çok çabuk tepki gösterdiklerinden habersizdirler. Erkeklerse kadının yeterince çabuk cinsel yanıt vermediğini düşünürler.

Erkekler, eşinin cinsel uyarılara daha geç yanıt vermesinin nedeninin, kendisinin eşinin düş gücünü yeterince uyarmamasından olduğunu aklına bile getirmez.

Tantra Öğretisinin Faydaları ve Orgazm !

Özellikle orgazm olamayan kadınlar ve erken boşalma sorunu yaşayan erkekler bu felsefe ve teknikler öğrenildiğinde orgazm olamama ve erken boşalma sorunları kesinlikle çözülmektedir.

Ben kadınlardaki orgazm olamama, vajinizm, cinsel istem azlığı gibi işlevsel cinsel bozuklukları 1960’lardan beri başarı ile uygulanan Masters ve Johnson tedavi yöntemleri ile yapıyorum. Ancak son yıllarda Avrupa ve Amerika’daki pek çok seksologun önerdiği gibi, Tantra’nın bu cinsel sorunların çözümünde de önemli bir yöntem olabileceği kanısındayım.

Bu konuda öğrenebileceğimiz pratik bilgileri kavrayıp değerlendirebilmemiz için bu öğretinin felsefesinin derinliklerine dalmak ve Tantracının kendi doğallığı içinde dünyaya ve cinselliğe bakışının temelleri üzerinde durup onu anlamağa çalışmalıyız. Bu kendine öz bilgi ve kavramlara ulaşmadan bu öğretiyi anlayabilmek pek kolay değildir.

Bilgi çağı dediğimiz çağımızda bile insan “bilgi”yi kendi gelişmişlik düzeyine göre algılar.

Tarihin derinliklerinden aktarılan bilgilerde, bu öğretinin bakış açısında kadın ve erkek birbirini tanrıça ve tanrı gibi görerek birbirlerine adeta huşu içinde yaklaşırlar. Bunların görüşüne göre tanrı Şiva’nın erkeksi ve Tanrıça Şakti’nin kozmik enerjilerinin bir araya gelmesi bütünleşmeyi sağlıyordu. Buna göre cinsel birleşme bu iki yarım kozmik gücün bütünleşmesi ve bu şekilde yaratıcı olabilmelerine imkan veren kutsal bir edimdi.

Cinsel birleşme adeta bir tapınma olarak görülüyordu. Bu öğretiye göre cinsel sevişme ve birleşme evrensel birliğe, varoluşa insanın gösterebileceği saygıydı. Bu eylem insanı bölünmüşlükten bütünlüğe, mutluluğa ulaştıracaktı.

Cinsel birleşmede ikilik birliğe, yokluk varlığa dönüşüyordu. Bu şekilde zıtların, yani kadın ve erkeğin uyumlu bir biçimde bütünleşmesiyle bölünmüşlük bitiyordu. Yetkinleşmenin yolu Nirvana‘yı gerçekleştirmenin yolu, istekleri doyurmaktan geçiyordu ve en önemlisi cinsel doyumdu. Bu, basit, kaba anlamda bir hazcılık değildir. Burada önemli olan, duyguların dorukta yaşanmasıdır.

Tantra’nın kolay bir öğreti olduğunu sanmak yanlış olur. İnsanın önce kendini bütün saplantılardan, cinsel tabulardan, yanılgılardan kurtarması gerekir. Bu ancak çok istekli, sabırlı ve ısrarlı çalışmayla sağlanabilir. İnsanın kendini algılamaya açması, iç potansiyelini sonuna kadar açığa çıkarıp kullanması gerekir.

Bu öğretiyi, sadece birtakım teknikleri öğrenip bazı hazır formülleri uygulayarak, doruk noktalara ulaşılacağını sanmak da yanlış olur. Hem bedensel hem ruhsal cinsel yeteneklerin geliştirilmesi, ve açığa çıkarılması bilgeliği, cinsel aydınlanmayı gerektirir.

Tantra’da önerileri anlamasanız da uygulamalısınız, bunların nedenini zihniniz anlamadan bedeniniz anlayacaktır.

İnsan kadın olsun erkek olsun, doğayla, en önemlisi kendi doğasıyla uyum içinde olması için iççelişkilerden kurtulmalıdır. Bu noktaya ulaşmada, cinsel doyumsuzluk giderilmedikçe, tam bir cinsel doygunluk gerçekleşmedikçe, beklenen düzeye gelinemiyor. Tantracı, bütün olumsuz düşüncelerin, kızgınlıkların, hırçınlıkların, kıskançlıkların, nefretin, insanın kendine veya başkalarına zarar veren davranışların ardında gizlenen nedenin cinsel açlık olduğunun bilincindedir.

Cinsel açlığın gerçek anlamda giderilebilmesi ancak cinselliğin doruklarda yaşanabildiği zaman olabiliyor. Bu öğretiyi uygulayanlar yaşamı, cinselliği hem ruhuyla hem de bedeniyle doruklarda yaşamayı hedefler.Bu aydınlanma öğretisini uygulayanlar haz almayı ve haz vermeyi karşılıksız olarak bir şey beklemeden yaşamaya çalışır.

uuzun süre cinsel hazdan yoksun kalan kimsenin, fırsat oluştuğunda haz alamaz duruma düşeceğini, sonunda köreleceğini bilir. Aynı beynimiz gibi, kullanmadıkça kapasitesinin düşmesi söz konusudur. Bu yetkinliği yakalayabilmek için 5000 yıldır yapılan birtakım törenler, ritüeller, adeta ayin türü gurunun yönettiği oturumlar, değişik bedensel dokunma ve masaj teknikleri kullanılır.

Bu oturumlarda kişinin doğallığı doğrultusunda cinsel dürtüleri çizgisinde her şeyi yapmasını tabular ve geleneksel toplumsal yasaklar engellemez. O bunları cinselliğinin üstündeki baskılardan, kendi tutsaklığından, çevrenin kendini tutsak eden bağlarından kurtulmak için, Nirvana’ya ulaşmak için yapar. Bunun o zamanki Hindistan’daki kast sistemini aşmayı hedeflediğini de tarihsel açıdan göz ardı edemeyiz.

Sevişmek, bu öğretinin yolundan gidenler için kutsal ve farklı bir bilinç durumuna geçmenin yoludur. Burada çok önemli olan bir nokta, Tantracı için cinselliği, bedensel doyumu yaşamanın çok daha önünde ve belki de üstünde ruhsal ve dinsel bir boyutu olarak tutan bir aşkınlık, adeta ermişliktir.

Tantra mutluluğa geçişi sağlayan bir köprüdür. Yaşamın gizemi cinselliğin içindedir.

Tantra insanın maddesel dış dünya ile bağlantısını koparması ve onun ruhsal iç güçlerine geri döndürülmesi temeline dayanır. Bu öğretide cinsel birleşmeyi de içeren, birçok değişik deneylerle ruhun aydınlanmasını sağlayan ve kişiyi ruhsal bir mutluluğa götüren yoldur. Bu pratikle aynı zamanda kendinden geçmeyi, yani ekstasiyi sağlayan adeta bir tapınma biçimidir.

21. yüzyılın ifade biçimi ve özelliği evrenselliği algılamaktır, hukukta, teknikte, insan haklarında, cinsellikte de bu olgu, yani evrensel değerler daha fazla ortaya çıkmakta, aynı moda ve sinemada olduğu gibi.

Bu aydınlanma öğretisi yaşamı doğrular. Yaşamı tüm derinliği ve doğallığı ile yaşamayı öngörür.Dr. Akif Poroy’un çok özel yazılarından Tantra ! 

Canlı Tantra eğitimi izleyin.

Gerdek Gecesi ve Kızlık Zarı Problemi !

Evliliğin ilk gecesine, yeni evlilerin ilk cinsel ilişki gecesine gerdek denir.

Türkiye’de gerdek gecesinin en önemli olayı, gelinin kızlık zarının bozulması ve pek çok yörede kanlanan çarşafın kızın bekaretinin kanıtı olarak aile büyüklerine ve akrabalara gösterilmesidir. Bazı yabancı toplumlarda da buna benzer gelenekler vardır.

Bu olayın bazen yanlış bilgiler nedeniyle fazla büyütülmesi veya bu konuda bilgi sahibi olmama, erkeği ve genç kızı heyecanlandırmakta, mutluluğu tatmak yerine çevresinin beklentilerinin ağırlığı altında ezilmektedir. Erkek erkekliğini, kız da bakireliğini kanıtlamak durumundadır. Erkekte, eğer daha önce cinsel deneyimi yoksa başaramama korkusu, kızda da cinsel ilişkiden aşırı acı duyacağı korkusu yaygındır.

Kırsal kesimde cinsel bilgi edinemeyen genç çifte düğün törenleri sırasında ayrı ayrı cinsel bilgiler verilir.

Toplumun çekirdeğini oluşturan aile yapısının korunması gereklidir. Ülkemizde boşanmalar son 10 yılda iki misli artmıştır. Boşanma nedeni olarak ileri sürülen şiddetli geçimsizlik gerçekte cinsel uyuşmazlıklara, sorunlara dayanmaktadır.

Yapılan araştırmalar ülkemizde cinsel sorunlann bilgi yetersizliğinden kaynaklanmakta olduğunu vurgular niteliktedir. Tabii ki gençlere verilecek cinsel eğitimin hangi konulan kapsaması gerektiği, ne amaçla, nasıl ve kimler tarafından verileceği bir devlet politikası olmalıdır.

Kırsal kesimde evlenen gençler, cinsellik ile ilgili en sağlıklı bilgiyi sağdıç ve yengeden almaktadır. Düğün gününe kadar ailesinden cinsellikle ilgili herhangi bir bilgi alamayan gence adeta düğün töreninin bir parçası olarak kısa ve öz bir cinsel eğitim verilir. Evlilikte cinselliğin normal olduğu vurgulanır. Yöresel geleneklere göre büyüklerin evlilik ile ilgili deneyim ve bilgileri gençlere anlatılır. Bu bilgileri damada sağdıç, geline yenge verir.

Düğün töreni başlayınca sağdıç, damat veya babası veya damadın yakın kan akrabası olan evli bir erkek tarafından seçilir. Sağdıcın mutlu bir aile kurmuş ve ailesine bağlı olmasına özen gösterilir. Yenge ise, gelin veya annesi veya gelinin kan akrabası olan evli bir kadın tarafından seçilir.

Yengenin de mutlu bir evlilik yapmış ve hoşgörülü olmasına özen gösterilir. Sağdıç, düğün boyunca damada, yenge de geline zaman zaman evlilik, gerdek gecesi ve cinsellikle ilgili bilgiler verirler.

Ülkemizdeki geleneğe göre ister şehirde ister köyde olsun gerdek gecesi en büyük rolü erkek üstlenir. Bekâretin bozulması fazla güç gerektirmez. Bu ilk birleşme şiddetli ve zoraki bir davranış olmamalı, her iki eşe doyum sağlamalıdır.

Cinsel deneyimsiz gençler için gerdek gecesi bazen çevresi tarafından stres haline getirilmektedir. Oysa gençler düğün hazırlıklarının son günleri zaten yorgun haldedirler, uykusuzdurlar, bilgi eksikliği nedeniyle birtakım kuruntuları, endişe ve korkulan olabilir.

Odanın dışında ana, baba, akraba ve yakınlann kızlık zarının bozulması haberini beklemesinin baskısı onlan daha da zor durumlara sokabilir. İlk geceye böyle stresle giren çifte bu ilk cinsel ilişkiden çok fazla şey beklenmemesinin uygun olacağı söylenmelidir.

Heyecan ve aşırı yorgunluk gibi haller cinsel yaşamı etkiler. Bu nedenle ilk gece, genç kızın veya erkeğin ilişkiden kaçmaması oldukça sık görülen bir durumdur, işler karşılıklı olarak birbirlerine anlayış göstermelidir. Bazı hallerde genç kız sıkılganlık ve heyecanla cinsel ilişkiden kaçabilir, eşi anlayışlı davranmalı ve zorla cinsel birleşmeye yönlendirmemelidir.

Aynı şekilde bazen gereksiz, fazla alkol nedeniyle veya aşırı heyecandan erkeğin de bir girişimde bulunamaması olağandır. Bu gibi durumlarda genç kadın akılcı olmalı ve eşinin erkekliği ile ilgili gurur kırıcı davranış ve sözlerden kaçınmalıdır.

Türkiye’de gerdek gecesinde diğer önemli bir konu da, cinsel birleşmeye rağmen kızdan kan gelmemesidir. Geçtiğimiz konularda vücut yapısını anlatırken kızlık zarı ile ilgili bu konudaki detaylı bilgiyi vermiştim. Fakat burada tekrar belirtmekte fayda olabileceği kanısındayım. Bazı kızlık zarları fazla dar değildir veya elastikidir.

Ve erkek organının rahatça girip çıkmasına rağmen yırtılma olmayabilir.

Ülkemizde bazı yörelerde genelde bu konu fazla abartılmakta, yanlış değerlendirmeler yapılarak mahkemede sonuçlanan adli olaylar meydana gelmektedir. Kızlık zan ile ilgili bir tereddüt olduğunda kadm hastalıkları ve doğum uzmanına giderek kızlık zarı muayenesi yapmak uygun olur. Bu şekilde gerçek ortaya çıkar ve genç kız masumsa yaşam boyu çekeceği suçlamalardan kurtulmuş olur.