Anal fissür kışın şiddetini arttırıyor (Anal fissür neden olur?)

Dünyada en sık görülen rahatsızlıklar arasında yer alan anal fissür yani, makat çatlağı yaşam kalitesini olumsuz etkileyen bir sorun.

Utandıran hastalık” olarak da nitelendirilen rahatsızlık kış mevsiminde daha çok sorun yaratıyor. Kabızlığın daha sık görülmesi nedeniyle bu dönemde şikayetlerin arttığını belirten Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Fatih Kar, anal fissür ile ilgili şu bilgileri verdi:

“İnsanda makat bölgesi çok fazla sinir ucu içerdiğinden dolayı oldukça hassastır. Genellikle kabızlık nedeni ile zorlu dışkılamalar sonrasında anal fissür gelişir. Makatta çatlak ya da tıbbi adı ile anal fissür, dünyada yaygın olarak görülen rahatsızlıklar arasında ilk sıralarda geliyor. Hastalar şiddetli ağrı duyduklarını, sanki küçük cam parçaları çıkarıyormuş gibi hissettiklerini ifade ediyor. Ancak asıl ağrı dışkılamanın bitiminde ortaya çıkıyor ve saatlerce sürebiliyor. Bu ağrılar kişiyi günlük yaşamından alıkoyacak kadar şiddetli olabiliyor. Hastalar utandıkları için doktora gitmek istemiyor ancak iş ilerleyip de içinden çıkılmaz hal alınca mecburiyetten gidiyorlar.”

TEDAVİNİN İLK ŞARTI; LİFLİ BESİNLER, SPOR VE BOL SU

Tedavinin en önemli ayağında diyetin bulunduğunu vurgulayan Dr. Kar, botoksun da anal fissür tedavisinde kullanılan yöntemler arasında olduğunu söyledi:

“Doktor tavsiyesi ile olmak şartı ile kremler öncelikli olarak uygulanabiliyor. Bunun çözüm olmaması durumunda eskiden hastalar cerrahiye yönlendiriliyordu. Ancak günümüzde yüz gençleştirmede kullanılan botoks uygulaması makat çatlağında da uygulanıyor. Botoksla çözüm bulunamaması durumunda ameliyat son seçenek olarak düşünülüyor.”

BOTOKS, ANAL FİSSÜR TEDAVİSİNDE NE KADAR ETKİLİ?

Dr. Kar, botoks ile makat çatlağı tedavisi hakkında şu detayları verdi:

“Ameliyathane ortamı gerektirmeyen botoks işlemi 4-6 ay süre ile iç makat kasında geçici felç oluşturuyor ve bu dönemde makatta oluşan gevşeme ile dışkı daha rahat geçiş sağlıyor. Bu sayede makat çatlağı ya da yırtığı vücut tarafından iyileştirilebiliyor. Bu sürenin sonunda hasta diyetine dikkat ettiğinde botoks enjeksiyonunu tekrarlamaya gerek duyulmuyor. Hastaların % 70-75’inde, tam başarı, % 20’sinde kısmi başarı elde edildiği, % 5-10’unda botoks tedavisinin sonuç vermediği bildirilmektedir.”

KAHVE VE ALKOL TÜKETİMİNE DİKKAT

Nüksü önlemek için dikkat edilmesi gerekenlere de değinen Op. Dr. Fatih Kar, ”Kabız olmamak için düzenli sağlıklı besinler tüketilmeli (sebze, meyve ve özellikle baklagiller) ve bol su (günde en az 8-10 bardak) içilmelidir. Düzenli spor aktiviteleri (örneğin yürüyüş) önerilebilir. Kahve ve alkol tüketimi azaltılmalıdır. Bu önlemlerle dışkılama alışkanlığı düzenlenebilir. Diyete dikkat edilmediği takdirde, makat çatlağının yüzde 30-70 oranında tekrarladığı bilinmektedir” dedi.

Embriyoları fotoğraflamak tüp bebek şansını artırabilir

İngiltere’de tüp bebek tedavileri için yeni bir yöntem geliştirildi. Tüp bebek yönteminin öncülerinden İngiliz Prof. Simon Fishel tarafından geliştirilen yeni yöntem ile embriyoların gelişim safhaları çok kısa aralıklarla fotoğraflanarak doğum şansı en yüksek yumurta belirleniyor.

Gazete Habertürk’te yer alan habere göre; söz konusu yöntem sayesinde tüp bebek tedavisi ile çocuk sahibi olma olasılığının yüzde 25 artacağı belirtiliyor.

Prof. Fishel, “Bu teknik tüp bebek üzerinde yaptığım 40 yıllık çalışmaların en heyecan vericisi” dedi.

VİDEO: TÜP BEBEK TEDAVİSİNDE BİR İLK

Kızıltepe’de kuş gribi görüldü, kanatlı hayvanlar itlaf edildi

Kızıltepe ilçesine bağlı Suriye sınırındaki Boğazye köyünde, yaklaşık 1 hafta önce kanatlı hayvandan alınan numunenin inceleme sonucunda, kuş gribi tespit edildi. Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü ekipleri köye gitti.

Kanatlı hayvanları itlafı için çalışma başlatan ekipler, kuş gribinin köydeki hayvanlar üzerinde etkili olduğunu, insanlarda herhangi bir olumsuzluğun olmadığını belirtti. Gerekli önlemleri alan görevliler, itlaf çalışmalarına devam ediyor.

KUŞ GRİBİ İLK KEZ 2005’TE GÖRÜLDÜ

Kuş gribi diye bilinen H5N8 virüsü, 2014 yılında Avrupa’ya yayılmadan önce Asya’da milyonlarca kanatlı çiftlik hayvanının itlaf edilmesine neden olmuştu. 

Ülkemizde Kuş Gribi ilk defa 5 Ekim 2005 yılında, Balıkesir’de tespit edilmişti. 2006 yılında toplam 54 il hastalıktan etkilenmişti. 2007 yılında toplam 2 ilde Kuş gribi vakası görülürken, 2008 yılında 5 ildeki 7 vaka belirtildi.

VİDEO: GRİPTEN KORUNMAK İÇİN BUNLARA DİKKAT

Akılcı antibiyotik kullanımı için medya kampanyası

Gereksiz kullanıldığında ya da doktor tarafından önerilen doz ve süreye uyulmadığında hastalıklar üzerinde etki göstermeyen, dirence neden olan antibiyotik kullanım sıklığının azaltılması için Türkiye’de başlatılan çalışmalar sürüyor.

Bakanlık verilerine göre, antibiyotik kullanım sıklığı yüksek olan Türkiye’de farkındalığın artırılmasıyla kullanım oranlarında azalma görülmeye başlandı. Özellikle son 5 yılda farkındalık açısından ciddi aşamalar kaydedildi.

Türkiye’de kullanılan antibiyotik sayısı 2011’de 218 milyon kutuyken, 2016’da bu 23 milyon kutu azalarak 195 milyona indi.

2011’de ilaç için verilen her 100 liranın 11 lirası antibiyotiğe harcanırken, 2016’da 6 lirası antibiyotiklere ayrıldı. 2011’de her 100 reçetenin 35’inde antibiyotik varken, 2016’da 100 reçetenin 29’unda antibiyotik yer aldı.

“ANTİBİYOTİK EN ÇOK MARDİN’DE KULLANILIYOR”

Bakanlık tarafından tüm reçete ve ilaç tüketim verileri de yakından takip edilerek antibiyotik kullanım oranları izlendi.

Türkiye’deki illere bakıldığında en fazla Güneydoğu illerinde antibiyotik tüketildiği tespit edildi. Antibiyotik kullanımı en çok olan iller sırasıyla Mardin, Şanlıurfa, Şırnak, Diyarbakır, Hakkari, en az kullanan iller ise Artvin, Edirne, Kastamonu, Yalova ve Ardahan olarak kayıtlara geçti.

“KAMU SPOTLARI HAZIRLANACAK”

Bilinçsiz antibiyotik kullanımının azaltılması için çalışmalara ağırlık veren Sağlık Bakanlığınca yeni bir kampanya hayata geçirilecek.

Başlatılacak “Akılcı Antibiyotik Kullanımı Medya Kampanyası” kapsamında kamu spotları, billboardlar için görseller hazırlanacak, vatandaşların rahatça görebileceği hastane, eczane gibi sağlık tesislerine afiş asılacak, el ilanları dağıtılacak.

Bunun yanı sıra Merkezi Hekim Randevu Sistemi (MHRS), Sağlık Bakanlığı İletişim Merkezi (SABİM) ve Bakanlık iletişim hatlarını arayan vatandaşlar, konuyla ilgili bilgi içeren anonsla karşılanacak.

Bakanlığın sosyal medya hesaplarından yapılacak paylaşımlarla da farkındalık oluşturulması sağlanacak.

VİDEO: TÜRKİYE ANTİBİYOTİK KULLANIMINDA AVRUPA BİRİNCİSİ

Kuru gözden koruyacak 10 kış önerisi

ORTAMI NEMLENDİRİN: Kışın kaloriferli veya klimalı ortamlarda, buharla havanın nemlendirilmesine dikkat edilmeli. Kaloriferlere nemlendirici konarak veya soğuk buhar üfleyen nebulizatör kullanılarak ortamın nemlendirilmesi, kuru göz şikayetlerini büyük oranda rahatlatır.

BİLGİSAYARLAR GÖZ SEVİYESİNİN ALTINDA OLMALI: Göz kuruluğuna neden olan en önemli etkenlerin başında gelen bilgisayar kullanımında bazı püf noktalara dikkat edilmeli. Bilgisayar ekranı, göz seviyesinin aşağısında olmalı. Göz seviyesinin üzerinde bulunan bilgisayar ekranına bakmak için gözleri daha fazla açmak gerekir. Bu durum konsantrasyon artışı nedeniyle de göz kırpma sıklığını azaltarak, göz kuruluğuna neden olur. 

Bakan Erdoğan Bayraktar’a “Dilenci değilim” diyen Dilek Özçelik hayatını kaybetti

Trakya Üniversitesi öğrencisi Dilek Özçelik, 2013 yılında Edirne’de karşılaştığı dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar‘dan kanser ilaçlarının temini için yardım istemişti. 

Dilek Özçelik, Bakan Bayraktar’ın cebine koyduğu parayı “ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda” diyerek iade etmiş, ağlayarak uzaklaşmıştı.

Trakya Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü 3’üncü sınıf öğrencisi Dilek Özçelik’in 22 yaşındayken Bakan Erdoğan’a söylediği bu sözler uzun süre gündemde kalmıştı. Genç kızın bulamadığı ilaçlar temin edilmiş, hastaneye yatırılarak tedavi altına alınmıştı. 

Ancak lenf kanseri hızla ilerleyen Dilek Özçelik, Tekirdağ’da kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti.

VİDEO: KANSER HASTASI GENÇ KIZ BAKAN BAYRAKTAR’A “BEN DİLENCİ DEĞİLİM” DİYE İSYAN ETTİ

Resim terapisi, çocuk eğitiminde avantaj sağlıyor

Bir çizgi, bir renk, bir şekil… 

Bunlar, bir çocuğun içinde şekillendirdiği hayal ve duygu dünyasını dışarıya vurabilir.

Dünyada uzun süredir kullanilan resim terapisi, Türkiye’de son dönemlerde gelişen bir teknik.

Yüksek lisansını rehberlik ve psikolojik danışmanlık üzerine yapan, resim analizleri alanında çalışmış Eğitmen Elçin Kuzucu da altı çocuğun hikayesinden yola çıkarak, “Parmak İzi, Bir Resim Terapisi Hikayesi” adlı kıtabını çıkardı. 

RESİM TERAPİSİ ÇOCUKLARIN DUYGU DURUMUNU DIŞA VURUYOR

“Resim bizim için yüzlerce kelimenin ifade edemediğini, üç renkle, bir kaç çizgi ile anlayabileceğimiz bir çocuk durumudur” diyen Eğitimci Eçin Kuzucu resim terapisinin çocuk gelişimindeki rolü hakkında şunları söyledi: 

“Karalama resmimiz var. Arkadaşları arasında biraz daha çekingen bir çocuğumuzun örneği. Çizgiler hafif, silik, belli bir bölgede, kendini ifade etmekte tam olarak güvenmeyen, özgüven eksikliğini gösteriyor. Sert ve bastırılarak yapılmış çizilmiş ise bir öfkeyi, bir siniri gösteriyor. O anda bunu çizen bir çocuk arkadaşlarıyla bir tartışma yaşamıştı, bunu da hemen resmine yansıttı. Dikkat eksikliği, içe kapanık çocuk, özel yetenekli çocuk olmak üzere farklı özellikleri olan 6 çocuğu aldık. Oyun içerisinde her hafta süren bir etkinlikle, yaratıcı drama teknikleri ve etkinlikleriyle birleştirerek, onları bir sürecin içine dahil ettik. Bir çocuğun zihinsel engelinin olup olmadığı da resimlerine yansıyabiliyor.” 

Resim terapisi alanında, Türkiye’de yazılmış kitaplar var.

Eğitimci Elçin Kuzucu da yazdığı kitap ile aynı zamanda ebeveyn ve öğretmenlerde farkındalığı artırmayı hedefliyor.

Epilepsi ataklarını azaltan beyin pili geliştirildi (Türk bilim insanları yaptı)

Bir işadamının hayaliyle yola çıkan 25 kişilik bir ekip, ‘Ninova Neurotechnology’ ismi altında kurulan bilim merkezinde bir araya geldi. Aralarında bilim insanları, doktor, mühendis ve yazılım uzmanlarının bulunduğu ekip, 3 yıllık araştırma ve çalışma ardından Türkiye’de ilk defa tamamen milli olan beyin pilini üretmeyi başardı.

“HASTALARIN YÜZDE 30’UNDA KESİN SONUÇ VERİYOR”

Son yıllarda artış gösteren ve eski Başbakan Mesut Yılmaz’ın oğlu Yavuz Yılmaz‘ın ölümüyle gündeme gelen epilepsi hastalığının tedavisi için kullanılan Epistop ismi verilen cihaz, hastaların yüzde 30’unda kesin sonuç veriyor. 6 milyon dolarlık Ar-Ge çalışmasıyla üretilen cihaz, dünyada sadece ABD tarafından üretilen benzerine oranla daha gelişmiş özelliklere sahip. İlaca karşı dirençli olan epilepsi ataklarını engelleyen ve beyine belli dozda elektrik akımı yollayan Epistop, hastanın göğüs kafesinin üzerindeki derinin altına takılıyor ve beyine giden sinirlere kablolar bağlanıyor. Hastalığın şiddetine göre frekans ayarlaması da yapılan cihaz, yeniden çıkarılmadan 6 ayda bir deri üzerinden şarj ediliyor. Yine teknolojik gelişmelere bağlı olarak deri üzerinden programlama da yapılabilen cihazın ömrü ise 250 yıl.

10 GRAM, 24 BİN DOLAR

Projenin bilimsel danışmanlarından Doç. Dr. Hayati Deniz, fiyatı 18- 24 bin dolar arasında değişen fiyatlarla satılan ürünü geliştirerek Türkiye’ye kazandırdıkları için gurur duydukların söyledi. Belgelendirme işlemlerinin ardından Tüm dünya da aynı anda faaliyete geçmek istediklerini anlatan Deniz, şunları dedi:

“Burada yaklaşık 3 yıldır ciddi bir çalışma içerisindeyiz. Sanayici bir işadamımızın hayallerini biz kendi fikirlerimizle birleştirdiğimiz zaman bilimsel alanda dünyada çok ciddi sayıda epilepsi hastasına fayda sağlayabilecek bir ürünü geliştirmek adına işe koyulduk. Son 3 yıldır geceli gündüzlü çalışan 25 kişilik içlerinde, profesörlerin, doçentlerin, doktorların olduğu birçoğunun mühendis olduğu ciddi bir ekiple dünyada yarışılamayacak ciddi bir ürün ortaya koyduk. Yaklaşık 10 gramlık bir ürün bu epilepsi hastalarını ataklarına ciddi anlamda fayda sağlayacağına inandığımız bir cihaz. Bunu bir Türk malı olarak Gaziantep’te üretimini gerçekleştirdik. Seri üretimini sağladık. Şu anda bu ürünün bir benzeri ülkemizde hiç üretilmediği için belgelendirmeleri yurt dışında yapma gereksinimi duyduk. Bunlarda da bütün belgelerimizi eksiksiz biçimde sunduk. Yakın zamanda belgelerimizi de alacağız. Şuanda katıldığımız tüm konferanslarda ve fuarlarda ürünlerimizle ilgili sunumlarımızı yaptık. Şu anda 50’nin üzerinde ülkeden ürünümüzü kullanmak için insanlar sırada. Belgelendirme işlemlerimizin tamamlanmasının ardından tüm dünyada aynı anda faaliyete geçmeyi planlıyoruz. 10 gramlık bir cihaz fakat ülkeye katma değeri çok yüksek olan bir cihaz. Dünyada 18 bin ila 24 bin dolar arasında satılan bir ürün. Bu anlamda ülkemiz için bu ürünü üreten bir ekibin parçası olmaktan dolayı gurur duyuyoruz.”

“TÜRKİYE CUMHURİYETİ TARİHİNDE BİR İLK”

Doç. Dr. İbrahim Erkutlu ise cihazın Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu klasmanda üretilen ilk cihaz olduğunu anlatarak şöyle konuştu:

“Bu çalışmamızla ilaca dirençli epilepsi hastalarının tedavisi için bir cihaz geliştirdik. Mevcut cihazların eksikliklerinin de giderilmesi, daha modern, daha kullanışlı, faydalı ve bir milli proje olarak bunu yürütmek istedik. Cihazın en önemli özelliği bir defa kasasından başlıyor. Dünyada üretilen benzer cihazlardan daha farklı bir kasaya sahip ve daha kullanışlı. Bunun dışında tıbbi farklılıklarda barındırıyor. Bunların başında benzer cihazların pillerinin bitmesi durumunda değişikliğe ihtiyaç duyması. Bizim ürettiğimiz cihaz ise; tekrar şarj edilebilir pile sahip. Tedavi sinyalleri tamamen farklı özelliklere sahip. Yüksek teknolojili, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa ‘Klas 3 A’ dediğimiz insan vücuduna takıldıktan sonra çeşitli organlara sinyal yollayan ilk cihaz diyebiliriz. Ciddi rakamlarda bu hastalıktan mustarip olan insan var. Dünya çapında 65 milyon, Türkiye’de 700 bin civarında her sene binlerce hasta maalesef bu kervana katılıyor. Bu hastaların küçük bir kısmı ilaca direnç gösteriyor ve ilaç tedavisi mümkün olmuyor. Bu gibi durumlarda bir çıkış kapısı oluşturabiliyor. Tabi ki tam çözüm olmamakla beraber, hastaların yüzde 30’unda tamamen geçiriyor, yüzde 70’inde ciddi fayda sağlıyor.”

Tüm dünyaya ABD’de satılan cihazın, çok geliştirilmiş yeni rakibi Epistop’a şimdiden 50 ülkenin talip olduğu belirtildi. Yerli üretimin yapıldığı merkezde yıllık, Epistop üretim kapasitesi şu anda 35 bin adet olarak açıklandı.

“Cerrahpaşa ve İstanbul Tıp Fakültelerinin 600 milyon lira borcu var”

Medikal firmalardan ihale yolu ile tıbbi ürün ve ilaç satın alan iki üniversite hastanesinin ihalelerine birçok büyük firmanın katılmadığı, katılan firmaların da ödemelerini gecikmeli alacaklarını bildiği için ürünlere normal fiyatlarının çok daha üstünde teklif verdikleri ortaya çıktı.

ÜNİVERSİTE HASTANELERİ NEDEN BORÇ İÇİNDE?

Üniversite hastaneleri, muayene olan her hasta için SGK‘dan 42 TL ödeme alıyor. Bunun dışında hastalardan hiçbir şekilde ücret talep edilmezken, bu 42 TL içine hastanın muayene, laboratuvar tahlilleri ve diğer tüm tetkikleri giriyor. Üniversite hastanelerine gelen hastaların büyük bir çoğunluğunu da tıbben zor vakalar olduğu için, hemen her hastanın maliyeti, ödenen ücretin üstüne çıkıyor. Ayrıca Sağlık Uygulama Tebliği’nde (SUT) belirlenen ücretlere 10 yıldır zam yapılamadığı için giderler artarken, gelirler hep aynı kalıyor. Taşeron olarak çalıştırılan güvenlik, yemekhane çalışanlarının ücretleri de üniversitenin bütçesinden ödeniyor.

HASTANELER NE İSTİYOR?

Üniversite hastanelerinin gelir-gider dengesinin sağlanabilmesi için öncelikli olarak sistemin düzeltilmesi gerekiyor ve SUT kararı ile 10 yıl önce belirlenen fiyatlarının düzeltilmesi gerekiyor. Şu ana kadar birikmiş borçların medikal firmalara devlet tarafından ödenerek silinmesi gerekiyor. 2010 yılına kadar 250 TL karşılığında poliklinik dışında hastanede muayene yapılabiliyordu ancak daha sonra bu ücretler 100 TL’ye kadar düşürüldü.

“İHALEYE KATILACAK FİRMA BULUNAMIYOR”

Sağlık Bakanlığı’na bağlı olmayan birçok tıp fakültesi bu borç batağındayken fakülte yetkililerinin ilaç, tıbbi cihaz ve tıbbi malzeme almak için açtıkları ihalelere birçok büyük firma katılmıyor. Satın alınan malzemeler kalite olarak daha düşük olsa bile daha yüksek fiyata satın alınıyor çünkü ihaleye katılan firmalar ödemelerini gecikmeli alacağını bildiği için ürünleri daha yüksek fiyattan satmaya çalışıyor.

TTB BAŞKANI TÜKEL: ÜNİVERSİTELERDE AMELİYATLAR ZARARINA YAPILIYOR

Türk Tabipler Birliği (TTB) Başkanı Dr. Raşit Tükel, şu andaki verilen sağlık hizmetlerinin kâr amaçlı olduğunu bu tür bir sistemin ayakta kalmasının mümkün olmadığını belirtti ve şunları söyledi:

“Üniversitelerde 2011 yılı başında döner sermayeli performansa dayalı ödeme sistemine geçildi. Bunun anlamı doktorların daha çok hasta bakması, daha çok işlem yapmasıydı. Tıpkı döner sermaye ile çalışan Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastaneler gibi. Aslında bu bir sağlık işletmesi modeli yani karlılığın amaçlandığı bir model. Bu model sağlık alanına uygun bir model değil. Zor vakaları tedavi eden, eğitimin, araştırmanın yapıldığı üniversite hastanelerine ise hiç uygun değil. Önemli bir nokta şu aslında, SUT fiyatlarının 10 yıldır artmadığını, dolayısıyla hastanelere Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SGK) ödenen paranın 10 yıldır aynı olduğunu biliyoruz çünkü SGK kendisi de borç içinde. Döner sermayeli sağlık işletmesi demek, o üniversite hastanesinin kendi imkanları ile hayatta kalması ve bunun için de sağlık hizmeti sunumuna ağırlık vermesi anlamına geliyor. Eğitim ve araştırma yerine sağlık hizmeti sunumuna ağırlık vermesi demek. Nitelikli sağlık hizmeti sunumundan vazgeçmesi anlamına geliyor. SUT fiyatları 10 yıldır artmayınca yani sosyal güvenlik kurumundan geri ödemeler 10 yıl öncenin fiyatlandırması üzerinden yapıldığında sağlık hizmeti üretme maliyetinin çok daha altındaki değerlerde geri ödemeler yapılmış oluyor. Yani üniversitelerde verilen sağlık hizmeti için 10 yıl önceki fiyatlarla geri ödeme yapılıyor. Dolayısıyla ödenenden daha pahalı bir sağlık hizmeti ortaya çıkıyor. Dolayısıyla siz üniversite hastanesinde bir ameliyat yaptığınızda zarar ediyorsunuz. Herhangi bir işlemde zarar eder duruma geliyorsunuz çünkü yaptığınız işlemin maliyeti SGK tarafından karşılanmıyor. Diğer taraftan üniversite hastanelerinde personel harcamaları, işletme giderleri, yatırım, bakım harcamaları devlet bütçesi yerine tıp fakültesi döner sermayesinden ödeniyor.”

“BU SİSTEMİN AYAKTA KALMASI MÜMKÜN DEĞİL”

Tıp fakültelerinin hizmet tedarikçilerine giderek borçlandığını ve bu borçların ödenmesinin mümkün olmadığını da belirten Prof. Dr. Tükel, şöyle konuştu:

“İlaç, malzeme alımları güçleşiyor. Kimse fakülte hastaneleri ile malzeme alımı için anlaşmaya yanaşmıyor. Yüksek maliyetlerde satış yapılmaya çalışılıyor. Bu tedarikçilere borçlanma öyle bir noktaya geliyor ki cihaz bakımları, medikal malzeme alımında bile zorluklar ortaya çıkıyor. Dolayısıyla üniversite hastanelerinin gelirlerinin, giderlerinin çok altında kaldığı için borç yükünden kurtulmalarının mümkün olmadığını ve borçlanmanın giderek arttığını görüyoruz. Yani sonuçta performansa dayalı geri ödeme üzerine kurulu sağlık işletme modelinin terk edilmesi gerekiyor. Eğitim ve araştırmaya öncelik veren, nitelikli sağlık hizmeti sunumunu temel alan, genel bütçeden desteklenen bir sisteme geçilmeli. Mevcut sistem hiçbir şekilde ayakta kalamaz. Sağlık Bakanlığı hastaneleri de ayakta kalamaz, ancak Sağlık Bakanlığı kendi hastanelerini bir şekilde finanse ediyor. Fakat üniversite hastanelerinin böyle bir desteği de yok. Personel harcamaları, işletme giderleri ve performans geri ödemesi, cihaz alım, bakım masrafları tamamen döner sermayeden karşılanıyor. Bu hastaneler kötü işletildikleri için değil sağlık sisteminin geldiği noktada ayakta kalmaları, bu nedenlerden dolayı mümkün değil.”

İSTANBUL TABİP ODASI BAŞKANI PROF. DR. EREZ: EĞİTİMİN KALİTESİ DE DÜŞTÜ

Üniversitelere ayrılan ödeneklerin keyfi olduğunu söyleyen İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Selçuk Erez de bu durumun tıp eğitiminin kalitesini de düşürdüğünü belirtti ve şunları söyledi:

“Üniversitelere keyfe göre tahsilat ayrılıyor. Yapılan tahsilatlarda üniversitelerin gelişmelerini ya da yerlerinde saymalarını sağlayacak kadar objektif bir dağıtım yok. Keyfe göre verildiği için üniversiteler perişan durumda. İstanbul Üniversitesi İstanbul (Çapa) ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastaneleri son zamanlarda ağlanacak haldeler. Akıllı bir sistem olmaması, üniversitelerin ihtiyaçlarına, kendi yerlerinde oturacak kadar tahsilat ayrılmasının sonucudur. Üniversitenin üzerine ‘üniversite’ yazarak orası üniversite olmuyor. Belli bir nizamda, belli bir ihtiyaca cevap verecek şekilde işletilmesi lazım ama olmuyor yapamıyorlar. Öğrenciler gün aşırı şekilde tabip odalarına başvurarak şikayette bulunuyorlar. Bu hem üniversite eğitimi hem de ihtisas eğitimi için de geçerli. Bundan 10 yıl sonra zaten uluslararası üniversite standartlarına uymadığımız için bizim mezunlarımızı kabul etmeyecekler. Şu anda gelişmiş ülkeler, gelir düzeyi düşük ülkelerin mezunlarını, mezun saymıyor.”

VİDEO: ÜNİVERSİTE HASTANELERİ MADDİ KRİZDE

Bakanlıktan ampullerdeki civa için uyarı! (Civa hangi hastalıkları tetikler?)

Florasan lamba ve tasarruflu ampul kullanımının, sağladıkları elektrik tasarrufu nedeniyle son yıllarda giderek artığını söyleyen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşarı Mustafa Öztürk, bu ampullerin kırılmasıyla sağlık açısından riskli sonuçlar ortaya çıktığına dikkat çekti.

Öztürk, “Floresan lambalar ve tasarruflu ampuller,kırıldığında sağlık açısından ciddi tehlike arz etmektedir. Bu tehlikenin ana kaynağı da floresan lambalarda ve tasarruflu ampullerde bulunan civa buharıdır. Çünkü bu lambalar kırıldığında içeriğindeki civa ortamda hemen buharlaşır. Solunum yoluyla alınır ve ciddi problemlere neden olur. O nedenle depolanması, taşınması ve geri kazanımı sırasında çok dikkat edilmeli, uygun teknikler kullanılmalıdır” değerlendirmesinde bulundu.

CİVA BU HASTALIKLARI TETİKLEYEBİLİR!

Kompakt floresan lambalarda, lamba başına ortalama 5 miligrama kadar civa kullanımına izin verildiğine işaret eden Öztürk, civa buharının solunum yolu veya deriden geçişle insan vücuduna nüfuz etmesi sonucunda Alzheimer, genel immün sistem problemleri, böbrek fonksiyon bozuklukları gibi birçok sağlık sorununa neden olduğunu anlatarak şunları söyledi:

“Bu nedenle floresan lambalar ve tasarruflu ampullerin kullanım ömrünü tamamladıklarında evlerde ve ofislerde bekletilmemesi, taşınması esnasında kırılmaması için gerekli önlemlerin alınması ve 50 kilogram altındaki miktarlardaki lambalar tüketici tarafından en yakın Atık Getirme Merkezlerine bırakılması gerekir.”

FLORESAN ATIKLARININ GERİ DÖNÜŞÜMÜ NASIL SAĞLANIR?

Atık Elektrikli ve Elektronik Eşyaların (AEEE) Kontrolü Yönetmeliği kapsamında yer alan floresan atıklarının, geri dönüşüm ve geri kazanım hedefleri doğrultusunda, çevre lisanslı tesislerde işleme tabi tutulması gerektiğini vurgulayan Öztürk, bu lambaların kırıcılarda kırılıp, içlerindeki civanın aktif karbon filtre ile çekildiğini anlattı.

Kırılan camların içerisindeki metalin elek ve manyetik seperatör sistemi ile ayrıştırıldığını, lamba camında kalan tozun da döner tamburlu elekle camdan ayrıldığını ifade eden Öztürk, sözlerini şöyle tamamladı:

“İşlemden çıkan tozun hepa filtre ile çekilmesi sonucu temiz cam ve metal elde edilir. İşleme tesislerinde floresanların içerisindeki fosforun ve cıvanın ayrıştırılmasını sağlayacak ekipmanlar ile filtre sistemleri bulunması gerekir. Ayrıştırma ekipmanları sonucu oluşan fosfor ve cam tozu ayrı depolanır ve geri kazanımı veya bertarafı sağlanır. Camlar ise içlerinde bulunan yüzde 72’lik silisyum oranından dolayı çimento sektöründe katkı maddesi olarak, lamba sanayisinde tekrar lamba üretiminde veya cam elyaf sektöründe kullanılabilir. Çıkan toz ve aktif karbon içerisinde bulunan civa tehlikeli atık sahalarında özel olarak depolanır. Metaller ise dökümhanelerde işlenir. Aktif karbonda tutulan civa yoğunlaştırılma prosesine tabi tutulursa tekrar yeniden değerlendirilebilir.”