Sigarada reklam hedefi yüzde 5

Sigara ve Sağlık Ulusal Komitesi (SSUK) Dönem Başkanı Prof. Dr. Elif Dağlı, Türkiye’de sigara ile mücadelenin kararlı bir şekilde sürdürüldüğünü söyledi.

SSUK olarak kendilerine belirli hedefler koyduklarını belirten Dağlı, özellikle kapalı alanlarda sigara içilmesi konusunda önemli bir başarı yakaladıklarını kaydetti.

Kapalı alanlarda sigara içilmesi yasağının başladığı 19 Temmuzdan ve yıl başında yapılan zamlar nedeniyle sigara kullanımının yüzde 25 civarında düştüğünü anlatan Dağlı, ”Resimli uyarılardan da yüzde 5 düşüş bekliyoruz. 10 yıl içinde Türkler şimdi içtiklerinin yarısı kadar sigara içmeyecek” dedi.

Türkiye’nin en büyük zafiyetinin satış noktalarında yapılan reklamlar olduğunu belirten Dağlı, yeni hedeflerinin ise bunları önlemek olduğunu söyledi.

PARILTILI REKLAMLAR SİGARAYA ÖZENDİRİYOR
Firmaların özellikle satış noktalarında ”parıltılı reklamlar” ile sigara kullanımını cazip hale getirdiklerini ifade eden Dağlı, şöyle konuştu:

”Reklam yasaklarının çok iyi uygulanması gerek. Firmalar promosyon ve reklam yapamamalı. Kanunda var ancak kaçak yapıyorlar, sigara reklamlarını satış noktalarında yapıyorlar. Türkiye’nin en büyük zafiyeti satış alanlarındaki reklam, giriyorsun bakkala pırıl pırıl bir raf. O reklamları kaldıracağız. TAPDK’da sigara endüstrisini çok memnun eden bir yönetmelik var, onun çok doğru çıkması lazım ve onun için uğraşacağız. Satış noktalarında tam karartma olması lazım. Yurt dışında sigara tezgah altında alınıp veriliyor. Türkiye’de de parıltılı raflardan inip, tezgah altına inecek, müşterinin gözüne batmayacak.”

Türkiye’de sigaradan alınan verginin yüksek olduğu yönünde yaygın bir inanış olduğunu belirten Dağlı, ”Bu yanlış. Avrupa’ya baktığımızda vergi yüksek. Yüzde 70 vergi doğru ama paketi 1 dolar yaparsan vergide bir şey yapmıyor. Aynı paket Avrupa’da 6-7 Avro’ya satılıyor, dünyada böyle bir şey yok, Türkiye’de onda biri fiyata satılıyor” dedi.

Dağlı, kullanımın düşmesi için fiyatların yükselmesi, vergilerin artırılması ve etkin denetim gibi unsurların da şart olduğunu sözlerine ekledi.

Sigaraya yılda 15 milyar dolar harcıyoruz

Sigarasız bir dünya için bir çok ülkede yürütülen kampanyalara rağmen, bugün hala dünya genelinde sigaraya yılda 400 milyar dolar harcanıyor. Yılda 600 milyar dolar da sigaranın neden olduğu hastalıkların tedavisi için kullanılıyor.

Yeşilay’ın verilerine göre Türkiye’de de bir yıl içinde sigaraya 15 milyar dolar harcanıyor. Yeşilay Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Sefa Saygılı, 31 Mayıs Dünya Sigara İçmeme Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, sigaraya harcanan paranın yatırıma yönlendirildiğinde dünyanın hiçbir yerinde işsizlik sorunu kalmayacağını savundu. Saygılı, böylece bireylerin başta kanser ve kalp-damar hastalıkları olmak üzere birçok öldürücü hastalığa yakalanma riskinden kurtulabileceğini söyledi.

Çocuk ve gençlerin sigara ile tanışmalarının engellenmesinin sigara ile mücadelede çok önemli bir adım olduğunu belirten Saygılı, tüm bağımlılıkların genellikle ilk olarak özentiyle başladığına dikkati çekti. Özentinin birçok nedeni olduğuna işaret eden Saygılı, şunları söyledi:

”Evde sigara içen birilerinin varlığı etkilidir. Sıkıntıdan kurtulma yolu olarak tercih edilebilir. Sonuçta bir özentidir, bir kaçıştır veya bir meraktır. İlk başlarda gerçekten de sayıca az kullanılır, ancak zaman ilerledikçe, sıkıntı ve stresler arttıkça dozu da gitgide artmaya başlar. Sigaranın içindeki nikotinin başlangıçta kişiyi canlı ve uyanık tuttuğu zannedilir. Gitgide sigaranın yokluğu daha çok hissedilmeye başlanır yani yoksunluk dönemleri yaşanır. Sonrasında artık sigaranın esiri olur.”

Saygılı, dünya genelinde birçok ülkede ”sigaraya hayır” kampanyalarının yürütülmesine rağmen, hala çok sayıda kişinin sigara bağımlısı olduğunu ifade etti. Dünyada sigaraya yılda 400 milyar dolar harcandığını belirten Saygılı, ”Buna karşılık 600 milyar dolar sigaranın neden olduğu hastalıkların tedavisi için kullanılmaktadır. Türkiye’de sigaraya yılda 15 milyar dolar harcanmaktadır. Millet olarak bu zehirden kurtulabilirsek ve bu kaynağı da istihdama ayırabilirsek, işsizlik diye bir problem kalmaz” dedi.

ERKEKLER 2 KAT DAHA FAZLA SİGARA KULLANIYOR
Türkiye’de sigaraya başlama yaşının 11’e düştüğünü iddia eden Saygılı, bu verinin hastaneye başvuran kişilere ”Ne zamandan beri sigara kullanıyorsunuz?” sorusuna verilen cevaplardan elde edildiğini söyledi.

Erkeklerin kızlardan 2 kat daha fazla sigara kullandıklarını öne süren saygılı, sosyo-ekonomik durumu düşük olan gruplarda sigara kullanımının daha sık görüldüğünü söyledi.

Değişik illerde yapılan araştırmalarda da ortaöğrenim gören gençlerde yaşamı boyunca en az bir kez sigara kullanım oranı yüzde 46 ile yüzde 64 arasında değiştiğini bildiren Saygılı, ”Sigaranın olumsuz etkilerine karşı herkes risk altında olmasına karşın, özellikle hamileler ve yeni çocuk sahibi olanlar, hastanede yatan hastalar, kalp–damar sistemi hastaları, kanser hastaları ve sigara içen anne-babaların çocuklarında risk artıyor” dedi.

SİGARAYI BIRAKMADA ”KESİN KARARLILIK” ŞART
Öncelikle ağır bir tıbbi hastalığının olduğunun öğrenilmesi, beden ve ruh sağlığının bozulduğunun fark edilmesi, sigarayı bırakma nedenleri arasında ilk sırada yer aldığına dikkat çeken Saygılı, şöyle devam etti:

”Bunu, aile ve sosyal çevrenin bırakma konusunda baskı yapması, bazen de çevresindeki sigara kullanıcılarının son durumunu gösteren belge veya fotoğrafların görülmesi takip ediyor. Sigarayı bırakmada kesin kararlılık, başarı şansını yükseltiyor. Ancak kesin bir karar verilememesi veya kendi isteğinin dışında bırakmaya çalışması halinde ise genellikle sigara kullanımına ara veriliyor, bir zaman sonra tekrar başlanıyor.”

Saygılı, sigarayı bırakma sürecinin kolay atlatılabilmesi için şunlara dikkat edilmesi gerektiğini söyledi:

”Sigarayı bırakmaya hazır olun, kesin bir bırakma zamanı belirleyin. Sigara içilen ortamlardan artık uzak durun. Çevrenize sigarayı bırakmak istediğinizi ve size bu konuda yardımcı olmalarını rica edin. SGK Sağlık Bakanlığı hastanelerinde, sigara bırakma polikliniklerinde bu hizmet artık ücretsiz yapılabiliyor. Yeni yetenekler ve davranışlar geliştirin. Dikkatinizi sigara içme isteğinden başka konulara çekmeye çalışın.

Zorunlu durumlarda doktorunuzun önerdiği destek niteliğindeki ilaçları kullanabilirsiniz. Nikotin bandı, nikotin sakızları veya bazı ilaçlar bu amaçla kullanılmaktadır. Kendinizi, sigara içmeyi bırakmanın zorluklarına ve kimi zaman da yeniden başlama riskine karşı hazırlayın. Bu arada kilo alma riskine karşın kendinize uygun bir diyet ve egzersiz programı yapın. Dumansız Hava Sahası mutlaka desteklenmesi gerekir.”

ÖLÜM NEDENLERİ ARASINDA İKİNCİ SIRADA
Sigara ve Sağlık Ulusal Komitesi (SSUK) verilerine göre de sigara tüketimi, dünyada ölüm nedenleri arasında ikinci sırada bulunuyor ve her 10 erişkinden birisi bu nedenle yaşamını yitiriyor.

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde kadınlar arasında sigara içme sıklığı artıyor. Dünyada 1.5 milyara ulaşan sigara içicisinin yaklaşık 200 milyonunu kadınlar oluşturuyor. Dünyada her yıl yaklaşık beş milyon kişi sigaraya bağlı olarak yaşamını yitiriyor, bunların 1.5 milyonunu kadınlar oluşturuyor. Her üç kadın ölümünden ikisinin gelişmekte olan ülkelerde olacağı tahmin ediliyor. Eğer yeterli önlem alınmazsa 2030’da sigara kaynaklı ölümlerin 8 milyon ölüm olacağı ve bu ölümlerin de 2.5 milyonunun kadın olacağı bekleniyor.

Kadınlar arasında sigara içimi, gelir düzeyinin artmasıyla, öğrenim durumunun yükselmesiyle artış gösteriyor. Türkiye’nin doğu bölgelerine göre batıda, kırsal alana göre de kentsel alanlarda sigara içimi evli kadınlar arasında yükseliyor.

Sedef hastalarına özel ünite

Sedef; hastanın yaşam kalitesini etkileyen, sosyal yaşantısını güçleştiren bir hastalık. Sedef, sadece bir cilt hastalığı değil, aynı zamanda kronik bir bağışıklık sistemi bozukluğudur.

Sedef hastalığının tedavisinde hastaların düzenli takibi hem hekim hem de hasta açısından önem taşıyor. Bu amaçla İstanbul Üniversitesi Cerrahpasa Tip Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Sedef Hastalığı Ünitesi kuruldu.

Sedef Hastalığı Ünitesinde hasta okullarına da başlandı. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yalçin Tüzün, geçtiğimiz günlerde ilki gerçekleştirilen hasta okulu ile yaklasik 40 hastanın sedef hastalığı ve tedavisi konusunda bilgilendirildiğini, eğitim sırasında birçok sedef hastasının hastalığı hakkında yeterli ve doğru bilgiye sahip olmadığının gözlendiğini belirtti. 

ABBOTT’un katkıları ile kurulan sedef ünitesi sayesinde hastalar, hem sedef hastalığı hakkında her türlü yeni gelişmeden haberdar olacak hem de düzenli takip imkanı bulacaklar. Sedef ünitesinin resmi açılışı 9 Haziran 2010 Çarşamba günü gerçekleştirilecek.

SEDEF HASTALIĞI HAKKINDA
Sedef hastalığı hem bir cilt hastalığı hem de kronik bir bağışıklık sistemi bozukluğudur. Sedef hastalığı lezyonları ciltte herhangi bir bölgede gelişebilir. En sık saçlı deri, dizler, dirsekler, sırtta belin altındaki bölgede, eller ve ayaklarda görülür, el ve ayak tırnaklarını da etkileyebilir. Hastalık her yaşta görülebilir ancak başlangıcı tipik olarak 15 ile 25 yaş arasıdır.

Hastalık dünyada tahminen 125 milyon kişiyi etkilemekte. Hastalığın şiddeti kişiden kişiye değişse de sedef hastalığı bulunan kisilerin yaklaşık dörtte birinde hastalık orta ya da ileri derecededir. Sedef hastalarının yaklaşık yüzde 30’unda cilt belirtilerine, ilerleyici eklem hasarına yol açan psoriatik artrit eşlik etmektedir. Sedef hastalığı, toplumsal izolasyona neden olabilen bir hastalıktır. Hastalarda, kendine güvende azalma ya da depresyon görülebilir. Ayrıca yeni çalismalar, ileri düzeyde sedef hastalığının metabolik hastalıklar, obezite, kardiyovasküler hastalıklar ya da erken ölüm riskinde artış ile bağlantılı olabileceğini ortaya koymaktadır.

Sedef hastalığı hakkında daha fazla bilgi için: www.sedefleyasam.com sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Bağcılar’da kuduz tehlikesi

Belediye Başkanlığı, karantina gereği sahipsiz köpeklerin toplandığını, sahipli köpeklerin ise tekrar aşılandığını bildirdi.

Bağcılar Belediyesi’nden yapılan yazılı açıklamada, 18 Mayıs günü saat 10.30’da belediyenin Sağlık Müdürlüğü’ne Fevzi Çakmak mahallesinde bir köpeğin vatandaşlara saldırdığının ihbar edildiğini, ihbar sonrası olay yerine giden ekiplerin, kuduz olduğundan şüphe edilen köpeği derhal Hayvan Barınma Merkezi’ne getirerek müşahede altına aldığı belirtildi.

Köpeğin ısırdığı 4 kişinin bulunarak, Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kuduz Merkezi’nde kuduz tedavi süreçlerinin başlatıldığı belirtilen açıklamada, müşahede altında tutulan köpeğin ise 21 Mayısta öldüğü, yasal prosedür gereği Pendik Veteriner Araştırma Enstitüsü’ne tahlile gönderildiği ve kuduz olduğunun tespit edildiği kaydedildi.

Açıklamada, şöyle denildi:

”18 Mayıs itibariyle tedavi süreçlerini başlattığımız vatandaşlarımızın sağlık durumunda bugüne kadar anormal bir durum söz konusu olmamıştır. Bununla birlikte tedavileri aksatılmadan devam etmektedir. İlçe Tarım Müdürlüğü koordinasyonunda oluşturulan Hayvan Sağlık Zabıta Komisyonu durumu değerlendirmiş ve olayın yaşandığı Fevzi Çakmak, Fatih ve Kemalpaşa mahallelerimizi geçici olarak karantina altına almıştır. Karantina gereği belirtilen mahalde sahipsiz köpekler toplanmış, sahipli köpekler tekrar aşılanmıştır.”

”Dünya Sigarasız Günü”

”Dünya Sigarasız Günü” etkinlikleri kapsamında Antalya’da İl Sağlık Müdürlüğü, İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Sigarayla Savaşanlar Derneği işbirliğiyle bir etkinlik gerçekleştirildi.

Bu kapsamda Antalya Müzesi önünde toplanan aralarında motosiklet ve bisiklet sporcularının da bulunduğu grup, sigarasız yaşamı destekleyen pankartlar eşliğinde Cumhuriyet Meydanı’na kadar kortej oluşturdular.

Atatürk Anıtı önünde saygı duruşunda bulunan grup, tütün kullanımının, tüm dünyada en sık ikinci ölüm nedeni olduğunu ve sigaranın, her 10 yetişkinden birinin ölümünden sorumlu tutulduğunu belirterek, Antalya’da dumansız hava sahasının herkes tarafından desteklenmesi çağrısında bulundular.

Güneşin zararlı etkilerinden korunun

Yaz geldi, havuz ve deniz mevsimi açıldı, tatiller başladı. Kimileri bronzlaşma sevdasına karşı koyamıyor, kimileri de güneşten kaçmak için şemsiye altlarına ya da şapka ve gözlüklerin arkasına sığınıyor.

Güneşin zararlı etkilerinden korunmanın yolunun güneş koruyucu ürün kullanmak ve bilinçli olmaktan geçtiğini belirten Memorial Etiler Tıp Merkezi Dermatoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Zerrin Baysal, cilt sağlığının korunmasında, güneş koruyucu ürünlerin önemli olduğunu belirtiyor ve şunları söylüyor: 

“Güneş ışığı, faklı dalga boyları içeren bir spektruma sahiptir. Deride hasarlanma yaparak; deri kanserlerine, deri yaşlanmasına ve derideki renk değişikliklerine neden olur. Ultraviyole ışınları üçe ayrılır:

UVA, derideki melaninin koyulaşmasına neden olur. UVB, derinin erken yaşlanmasına ve güneş yanığına neden olur. Deriye renk veren “melanosit” denilen hücreleri uyarır ve renk pigmentinin yapılmasını; sonuç olarak derinin bronzlaşmasını sağlar. UVC ışınları, ozon tabakasının engeline uğrar ve yeryüzüne ulaşamazlar. Mikrop öldürücü etkileri vardır. Ameliyathanelerde kullanılır.
Görünür ışık (400-760 nm) gözle görülebilen ışınlardır ve retinayı uyarır. İnfrared ışını (760 nm den uzun) sıcaklık şeklinde algılanır. Deri güneşten olumsuz etkilenmemek için bronzlaşarak kendini savunmaya alır. Güneş ışığı cilde temas ettiği zaman, deride hücre düzeyinde bozulmalar yapar. Bu faklılaşmadan etkilenmemek adına; deri kalınlaşır, bronzlaşır ve yeni hücre yapımı sağlanmış olur. Bütün bu savunma mekanizmalarına rağmen; yine de deri hücrelerinde istenmeyen değişiklikler olur. Damarlarda genişleme gelişerek, deri kızarması oluşur. Maruz kalınan süre fazla ise deride güneş yanıkları oluşur. Güneş ışınlarına uzun süre maruz kalmak, genetik yatkınlığı olan kişilerde; deri kanserleri, deride alerjik durumlar, deri yaşlanmaları, kılcal damarlarda genişlemeler, deride renk değişiklikleri gibi istenmeyen durumlara yol açar.”

“BRONZLAŞMAK İSTİYORUM” DİYORSANIZ…
Güneş ışınlarının zararlı etkilerinden korunmak için güneş koruyucuların kullanılması gerektiğini belirten Dr. Baysal, şöyle devam ediyor:

“Bu ürünler, zararlı UV ışınlarını emerek ya da yansıtarak cildin zarar görmesini engeller. Kullanılan güneş koruyucularının sadece UVB’ye karşı değil, mutlaka UVA’ ya karşıda da koruyucu özellikleri olmalıdır. Ozon tabakasının delinmesi, zamanından önce yaşlanma, kırışıklıklar ve deri kanserine yol açabileceği düşüncesiyle bronzlaşmaya karşı tepki gelişmiştir. Fakat bronzlaşmanın getirdiği sağlıklı ve estetik görünüm bu gerçeğe karşı yine de insanlara cazip gelmektedir.

ÇOCUĞUNUZU CİLT KANSERİNDEN KORUYUN
Özellikle çocukluk çağında maruz kalınan güneş ışınlarının 30-40 hatta daha uzun yıllar sonrasında deri kanseri ve erken deri yaşlanmasına neden olduğu bilinen bir gerçektir. Bu yüzden bu ürünlerin mutlaka bebeklik döneminde kullanılmaya başlanması gerekmektedir. Kullanılan ürünlerin özellikle hem kimyasal hem de fiziksel ya da mekanik koruyucu dediğimiz özelliklere sahip olması gerekir. Sıvı nitelikteki koruyucuların etkinlikleri tartışılmakta olduğundan, katı ve beyaz görüntü sağlayan yoğun koruyucular tercih edilmelidir. Bebeklik dönemleri itibariyle korunmuş kişiler yıllar sonra gelişecek deri kanseri ve deri yaşlanmasından etkilenmeleri açısından daha az riske sahiptir. Koruyucular tek başına yeterli olmadığı için kıyafetler ve şapkalarla desteklenmelidir. Havuz ya da denizde olmadıkları zamanlarda özellikle koyu renkli kıyafetlerle kamuflaj yapılmalıdır.

Eskiden açık renk kıyafet seçimi yapılırken son yıllarda yapılan çalışmalar koyu renkli kıyafetlerin güneşe karşı koruyuculuğunun çok daha fazla olduğunu göstermiştir. Ürün seçiminde “baby” ya da “child” ibareli ürün kullanımı tercih edilmeli ama erişkinler için kullanılan ürünlerin kullanılması da zarar verici sonuçlar yaratmaz. Bebeklere ve çocuklara bu ürünlerin kullanımında dikkat edilecek diğer bir durumda şudur: Fazla terledikleri için daha sık tekrarlanmalıdır. Sık tekrarlandıkları için deride alerjik yanıtlar oluşabilir. Bu yüzden de daha fiziksel özellikli koruyucu kullanmak gerekir. Bunların sürümü asla kolay değildir, kozmetik değildir, piyasada bulmakta da zorluk çekilir ama daha güvenlidir.

“Senede bir kere tatil yapıyorum” inancı içerisinde sere serpe güneş altında yatmanın yaratacağı vahim sonuçlara inanmak zor olsa da böyle bir gerçek vardır. Bu konuda yapılmış çalışmalarda deri kanseri riskinin ileriki yıllarda daha fazla gözlendiğidir”.

KAPALI HAVALARDA DA GÜNEŞ KORUYUCU KULLANIN
Dr. Baysal, güneşten korunmanın sadece yaz aylarıyla sınırlı kalmaması gerektiğini belirtiyor. “Çünkü bulutlu, yağmurlu hatta karlı havada bile UV ışınları mevcuttur. Rüzgar, kar ve soğuk hava UV ışınlarının deri tarafından emilmesini artırır. Sonuç itibarı ile böylesine zarar veren bir faktörden kurtulmamız gerekmektedir” diye konuşan Baysal’ın dikkat çektiği diğer noktalar ise şöyle:

“Güneş koruyucu ürünler, 1920 yılından beri Amerika’da ilaç olarak, Avrupa’da kozmetik olarak kullanılmaktadır. İlk 50 yıl UVA zararsız kabul edildiği için sadece UVB’ye karşı ürünler formülize edilmiştir. Fakat her iki ışından korunma gereği bir gerçektir.

DÜŞÜK FAKTÖRLÜ ÜRÜNLE DAHA İYİ BROZLAŞMA OLUR MU?
Bu inanış yanlıştır. Güneş koruyucu ürün alırken bazı önemli noktalara dikkat etmek gerekir. İyi bir güneş koruyucunun; hem UVA hem de UVB’ye karşı eşit etkili koruma sağlaması , kullanıcı tarafından iyi tolere edilmesi, kozmetik olarak kabul edilebilir olması, suya dayanıklı olması, yüksek SPF’ye sahip olması gerekir.

CİLT TİPİNİZİ TANIYIN, BUNA GÖRE ÜRÜN ALIN
Koruyucu etkilerine ve kullanıcıların deri tipine göre farklı güneş koruyucuları üretilmiştir. Risk grubuna veya deri rengine göre uygun ürün, mutlaka profesyonel kişilerce önerilmelidir. Güneş ışınlarının zararlı etkilerinden korunmak için; koruyucu kremler, jel ve losyon kullanılmalıdır. Yüksek koruma faktörlü bir güneş koruyucusuyla bile güneşin zararlı etkilerinden korunmak mümkün olmadığından, yardımcı koruma yöntemlerinden de yararlanmak gereklidir.

ÜRÜNLER TEK BAŞINA YETERLİ DEĞİL
Koruyucu etkilerine göre ve kullanıcıların deri tipine göre farklı güneş koruyucuları üretilmiştir. Risk grubuna veya deri rengine göre uygun ürün mutlaka profesyonel kişilerce önerilmelidir. Koruma faktörleri 4 ila 100 arasında değişen ürünler vardır. ‘Kim hangi faktör kullanmalı?’ sorusu uzman görüşü alınarak tespit edilmelidir. Krem, jel ve losyon şeklinde değişik ticari şekilleri vardır. Kremler genellikle yağlı bir görüntü sergilediklerinden jel ve losyon daha fazla kullanılmaktadır. Fakat bunlar da suya dayanıklılıkları ve de koruyucu etkileri açısından handikaplı gibi görünmektedir. Geniş bölgelere kullanım kolaylıkları ise caziptir. Tüm bunlara rağmen en yüksek koruma faktörlü bir güneş koruyucusuyla bile güneşin zararlı etkilerinden korunmak mümkün değildir. Kişinin yapması gereken yardımcı koruma yöntemlerinden de yararlanması gerekmektedir.

HAYAT KURTARAN ÖNERİLER
-Güneşin dik açıyla geldiği 11:00- 15:00 saatlerinde dışarı çıkmamak.
-Şapka, gözlük takmak ve açık renk kıyafetler giymek.
-Gölgede ya da şemsiye altında durmak.
-Dışarı çıkmadan 20 dk. önce koruyucu sürmek.
– Her ne kadar 12 saat korudukları söylenerek satılsa da; bu ürünleri 4 saat ara ile sürmek.
– Terleme, havuz, yıkanma sonrasında mutlaka tekrar güneş koruyucu sürmek.
– Çocuklar için, hem fiziksel hem de kimyasal içerikli ürünler kullanmak.
– Sadece yaz aylarında değil; hayat boyu, kış ayları da dahil, koruyucu kullanmak.
– Kullanılan ürünün deri tipine uygun olması, açık ve hassas derililerin yüksek korumalı ürünler kullanması gerekir.”

Kadınların postpartum depresyonu

Amerikan Hastanesi Psikiyatri Bölümü’nden Dr. Gülçin Arı Sarılgan, “Ancak depresyon bu hastalıklar açısından en baskınıdır. Bu nedenle doğum sonrası psikiyatrik hastalık dendiğinde ilk akla gelen depresyondur. Sıklığı yüzde 5 ile 20 olarak bildirilmekle beraber, genel bazal sıklığının yüzde 10 olduğu kabul edilir” diyor.

Dr. Sarılgan, doğum sonrası depresyonun bulgularının, doğum sonrasındaki ilk günlerde sıklıkla görülen ‘Postpartum blues’ yani ‘Lohusalık hüznü’nden ayırt edilmesinin güç olabildiğini söylüyor:

“Postpartum blues, yeni doğum yapmış annelerin yüzde 50-70‘nde görülen normal sınırda olan bir üzüntü veya endişe hali, kolay ve sık ağlama, en yakınlarına sıkıca bağımlılık tablosu şeklinde ortaya çıkar. Bu durum genellikle en fazla on gün sürer ve belirtiler kendiliğinden yakınların sosyal desteği ve ilgisiyle kaybolur. Lohusalık hüznüne sebepleri arasında; kadında doğumla birlikte ani gelişen hormonal değişiklikler, doğum süreciyle ve bebekle ilgili endişeler ve annelik rolünün kadına getirdiği sorumlulukların farkındalığı sayılabilir. Daha nadir olarak on doğum yapan kadından birinde daha şiddetli bir depresyon tablosu gelişebilir. Doğum sonrası depresyon genellikle daha geç 2.ve 8.haftalar arası başlar ve en çok 1 yıl kadar sürer.

ANNE BEBEĞİNE ZARAR VEREBİLİR
Tedavi görmeyen kadınlarda 3 ay ile 1 yıl arasında kendiliğinden düzelebilir. Annenin bebeğine karşı ilgisizliği ön plandadır. Anne bebeğine zarar vermeye kalkışabilir. Rahatsızlığın en üzücü tarafı bu rahatsızlıkta hastaların yüzde 4’ünde rastlanabilen bebeğini öldürme (enfantisid veya filisid) davranışıdır. Bu sebeple hastalık kişinin çevresince önemsenmeli ve dikkatli olunmalıdır. Ağır depresif belirtiler yanında intihar düşünceleri ya da girişimleri görülebilir. Doğum sonrasında ortaya çıkan ağır bir depresyon, kadının ileriki yaşamını da etkileyecek Bipolar Bozukluk-Manik Depresif Hastalığın ilk atağı da olabilir. Bu nedenle PPD geçiren kadınlar psikiyatri uzmanı tarafından uzun süreli olarak izlenmelidir.

Bazı risk etmenlerini taşıyan kadınlarda doğum sonrası depresyonun daha sık görüldüğü bilinmektedir. Bu risk etmenleri kadının ya da eşinin işsizliği, sosyal desteğin yetersiz olması evlilik sorunları, beklenmedik yaşamsal olaylar (ölüm,ayrılık gibi), planmamış gebelikler, multiparite, daha önceki gebeliklerde depresyon geçirilmesi, yüksek riskli gebelik yaşamış olması, kayıpla sonlanan gebelik ve doğum deneyimleri, erken anne-bebek ayrılığı ve bebeğin bakımı ile ilgili duyulan kaygılardır. Bir ya da daha fazla risk etkeni taşıyan kadınların doğum sonrası depresyon için taranması önerilmektedir. Tarama için en sık kullanılan yöntem ise Edinburgh Postpartum Depresyon Skalasıdır.”

EMZİRMENİN OLUMLU VE OLUMSUZ ETKİLERİ OLABİLİR
Biyolojik, genetik ve hormonal etkenlerin yeni doğum yapmış kadının anksiyete eşiğini düşürdüğüne dikkat çeken Dr. Gülçin Arı Sarılgan, bu özelliklerin günlük stres yaratan durumlarla başa çıkmayı zorlaştırdığını söylüyor ve şöyle devam ediyor:

“Genetik etkenlerin üstünde durulmasının sebebi postpartum depresyon gelişen kadınların birinci derece akrabalarında mizaç bozukluğu oranının, normal populasyona göre daha yüksek olmasıdır. Hormonal sebepler incelendiğinde, bazı veriler östrojen hormonunun rolü olduğunu düşündürse de yapılan araştırmalar bunu desteklememiştir. Gebelik boyunca yüksek olan östrojen düzeylerinin doğumla birlikte ani düşmesinin postpartum depresyon ile ilgili olmadığı görülmüştür. Kortizol düzeyinin etkisini değerlendiren arştırmalarda da anlamlı bir sonuç çıkmamıştır. Bazı araştırmacılar, doğum sonrası geçici tiroid disfonksiyonunu PPD ile ilişkilendirmişlerdir. Depresif mizacın tiroid bozukluğu ile ilgili olabileceği düşünülmektedir.

PPD ele alındığında anne sütü ile beslemenin olumlu ve olumsuz etkileri olabilmektedir. Anne sütü veren kadınlar, kendilerine ayıracak zamanlarının çok az oluşu, emzirme nedeniyle uykusuz kalmaları, ilaç kullanmaları gerektiğinde bebeğe zararı olacak endişesi duymaları gibi nedenlerle kolaylıkla negatif duygudurumuna girebilirler. Bunun yanında anne sütünün hızla kesilmesinin bazı hormonal değişiklikler yoluyla depresif belirtileri daha da kötüleştirdiği düşünülmektedir.

DEPRESYON YILLARCA SÜREBİLİR
Doğum sonrası depresyon sık görülmesine karşın çoğu kez tanı konulamamaktadır. Bu durumun başlıca nedenleri kadının negatif duyguları nedeniyle kendini yalnız hissetmesi veya utanması, rutin kontrol için çağrıldığı doğum sonrası 6. haftaya kadar doktorla görüşme olanağı bulamamış ya da hangi bölüme başvuracağını bilememiş olması, yeni doğan bebeğin verdiği heyecanla yakınmalarını dile getirememesi olabilir. Ayrıca çevrenin ilgisinin daha çok yeni doğan bebek üzerinde oluşu sebesibiyle PPD atlanabilir.

Ülkemizde PPD ile ilgili yapılan çalışmalar oldukça yetersizdir. Çok merkezli ve büyük sayıda gebenin doğum sonrası takibi ile yapılacak çalışmalar ile Türk toplumuna özgü risk faktörleri daha net saptanabilir. Sağlık çalışanları, anne ve bebek için ciddi tehdit oluşturan bu hastalığa karşı daha duyarlı olmalı ve uygun müdahale zamanında yapılmalıdır. PPD’nun eğer hafif veya orta şiddette ise annenin emzirmeyi bırakması önerilir ve antidepresan tedavi başlanır. Hasta yakın takibe alınır ve ayrıca hastanın eşiyle de görüşme yapılarak durumu hakkında bilgi verilir. Destekleyici terapi uygulanır. Tablonun şiddetli olduğu bazı durumlarda psikiyatrik hospitalizasyon, elektroşok tedavisi düşünülebilir. Eğer PPD erken dönemde ve yeterince tedavi edilmezse, yıllarca sürebilen tedavisi zor bir hale dönüşebilir.”

Meme kanserine aşı umudu

Amerikalı bir tıp ekibi, meme kanserini önleyen bir aşının fareler üzerinde başarıyla denendiğini ve yeni aşamada insanlar üzerinde deneneceğini açıkladı.

Nature Medicine dergisinde yayımlanan çalışmayı yöneten Cleveland Clinic Learner Research Institute’dan imünolog (bağışıklık uzmanı) Vincent Tuohy, “Aşı, fareler üzerinde gösterdiği etkiyi insanlar üzerinde de gösterirse, bu anıtsal bir başarı olacaktır; meme kanserini ortadan kaldırabiliriz” dedi.

Ancak araştırmacılar, aşının yaygın olarak kullanılmasının daha yıllar alabileceği uyarısında bulunuyor.

Deneyde kullanılan aşı, meme kanseri tümörlerinin büyük çoğunluğunda bulunan bir proteini hedef alıyor.

Araştırmacılar genetik olarak kansere yatkın farelerin yarısına a-lactalbumin içeren aşıyı, öteki yarısına da bu antijeni taşımayan aşıyı uygulamışlar. Sonuçta a-lactalbumin aşılanan farelerin hiçbiri meme kanserine yakalanmazken, öteki gruptakilerin hepsinde hastalık gelişmiş.

ABD yetkilileri şimdiye kadar iki kanser aşısına ruhsat vermiş bulunuyor: Rahimağzı kanseri aşısı ve karaciğer kanseri aşısı. Ancak bu aşılar virüslere yönelik (rahim ağzı kanserine yol açan insan papilloma virüsü [HPV] ve Hepatit B virüsü [HBV]).

İNSANIN KENDİ HÜCRELERİNE YÖNELİK AŞI
Yeni aşının önemiyse, insan vücuduna yabancı bir maddeye karşı değil, insanın kendi hücrelerine yönelik olması. Çünkü kanser, insan hücrelerinin kontrolden çıkmış bir biçimde çoğalması demek. Yani işlerin ters gitmesi halinde aşının sağlıklı hücrelere de zarar vermesi olası.

Bu nedenle onkologlar, her ne kadar sonuçlar umut verici olsa da, bunun yalnızca bir ilk adım olduğunu, aşının insanlarda da etkili ve güvenli olduğunun belirlenebilmesi için geniş kapsamlı klinik deneylerin sonuçlarının beklenmesi gerektiğine işaret ediyorlar. Bu arada kadınların alkol tüketimini azaltmak, sağlıklı bir kiloda kalmak ve düzenli egzersiz gibi önlemlerle meme kanseri riskini azaltabileceklerine de dikkat çekiliyor.

Karekodsuz ürünlere bir ay daha devam

Türk Eczacıları Birliği (TEB) Genel Sekreteri Özgür Özel, karekodsuz ürünlerin satışı için 30 gün ek süre verildiğini belirterek, ”Buna göre Haziran ayı boyunca karekodsuz ilaçların kupür ve barkodu kesilerek verilmesine devam edilecektir” dedi.

Özel, İlaç Takip Sistemi (İTS) kapsamında Mayıs ayı içinde başlatılan karekod uygulaması gereği, firmalara karekodsuz ilaçları değiştirmeleri için tanınan sürenin 1 Haziran itibariyle sona erdiğini hatırlattı. Karekodsuz ürünlerin 1 Ocak 2011 tarihine kadar satılabileceğinin 30 Eylül 2009 tarihli yönetmelik ile belirlendiğini belirten Özel, şunları kaydetti:

”Sağlık Bakanlığı’nın 02 Mart 2010 tarih 2010/12 sayılı genelgesi ile bu tarih 01 Haziran 2010’a çekilmiş, bu uygulama hakkında Danıştay Onuncu Dairesince yürütmeyi durdurma kararı alınmıştır. 20 Mayıs 2010 tarihinde Sağlık Bakanı Sayın Prof. Dr. Recep Akdağ tarafından karekodsuz ürünlerin 01 Haziran 2010 tarihinden itibaren ‘kusurlu ürün’ sayılacağının ve SGK tarafından satın alınmayacağının ifade edilmesi üzerine, böylesi bir uygulamanın hukuka uygun olmadığı ve yeni bir hukuki süreç başlatacağı ifade edilmiş; ayrıca Danıştay Kararlarına uygun olarak düzenleme yapılması konusunda Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü’ne ve Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı’na Birliğimiz tarafından yazılı başvuru yapılmıştır.”

BİR AYLIK EK SÜRE YETERLİ DEĞİL
Konunun, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer ile Sosyal Güvenlik Kurumu yetkilileri tarafından görüşüldüğünü, sonrasında Devlet Bakanı Ali Babacan başkanlığında gerçekleşen Ekonomi Koordinasyon Kurulu Toplantısında değerlendirildiğini anlatan Özel, şöyle devam etti:

”İlgili Bakanlar tarafından saat 23.55’de Birliğimize verilen bilgi, karekodsuz ürünlerin satışı için 30 gün ek süre verildiği şeklindedir. Buna göre Haziran ayı boyunca karekodsuz ilaçların kupür ve barkodu kesilerek verilmesine devam edilecektir. Talebimiz, karekodsuz ilaçların 01 Ocak 2011 tarihine kadar satılabilmesi olup, 30 günlük ek sürenin kesinlikle yeterli olmadığı Birliğimiz tarafından bildirilmiştir. Haziran ayı boyunca, konuyla ilgili görüşmelerimiz ve çalışmalarımız sürdürülecektir.”