“Her 10 kişiden 8’i KOAH olduğunu bilmiyor”

İstanbul Gelişim Üniversitesi ‘Akciğerleri tehdit eden bu hastalığa dikkat: ‘KOAH’ başlıklı seminer düzenledi. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahi Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Reha Çelik seminerde yaptığı konuşmada, sigara veya partiküllü gazlardan kaynaklanan KOAH’ın ve akciğeri tıkayarak balgam oluşturan bir hastalık olduğunu söyledi. 

Ciddi nefes darlığı ve güçsüzlük ile seyreden KOAH’ın ayrıca maliyeti yüksek bir hastalık olduğunu belirten Çelik, “KOAH genelde ilaçla tedavi ediliyor. Tamamen tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu söylemek mümkün değil. Ama hastalığın ilerlemesi durdurulabilir. Hastanın hayat kalitesi arttırılabilir” dedi.

SON GELİŞTİRİLEN TEDAVİ YÖNTEMLERİNDE AMELİYAT YARASI OLMUYOR

Son geliştirilen tedavi yöntemleriyle KOAH’ın herhangi bir cerrahi kesinti ve ameliyat yarası olmadan tedavi edildiğini aktaran Doç. Dr. Çelik, “Özellikle hastalar tabi akciğer naklinde büyük cerrahi kesiler ve büyük yaralarla tedavi ediliyorlar. Bu yeni yöntemde endoskopik yani bronkoskopik girişimler uyguluyoruz. Burada herhangi bir cerrahi kesisi olmuyor hastaların. Bir ameliyat yarası yok sadece genel anestezi altında yapılıyor. Nefes borusuna ucunda kamera ve ışık olan bronkoskopi dediğimiz aygıtla giriyoruz ve hastalıklı olan akciğer bölümlerinin hastalıksız olan kısımlarının sağlıklı şekilde çalışmasına izin verecek şekilde devre dışı bırakılmasını sağlıyoruz” ifadelerini kullandı.

BİRÇOK İNSAN KOAH OLDUĞUNU BİLMİYOR

Türkiye’de sigara içen erkek oranın yüzde 68’lere vardığını ve kırk yaşın üstünde sigara içen, egzersiz kapasitesinde de azalma olan her hastanın aslında KOAH olduğunu hesaba katmak gerektiğini aktaran Doç. Dr. Çelik, “Türkiye’deki hastaların aslında çoğu KOAH olduğunu dahi bilmiyor.10 kişiden 8’i KOAH olduğunun farkında değil, rakam çok yüksek. Temelde ilk faktör yani 100- 150 yıllık bizim başımızın belası olan sigaranın terk edilmesi. Çünkü hastaların büyük bir çoğunluğunda asıl maruz kalınan etken sigara. Öncelikle sigarayla beraber gelen hayat alışkanlıkların değiştirilmesi lazım. Eğer maruziyetin sebebi mesleki ise çalıştığı ortamdaki gazlar ve partiküller ise belki iş değişikliği ya da bunların önlenmesine yönelik mesleki önlemler alınması gerekiyor. Sigara içen birçok insan başlayan bir öksürüğü ya da daha ağırlaşan durumu hep sigaraya bağlıyor. Bizim insanımızda birazda inkar davranışı vardır. Bu akciğer kanseri içinde geçerli” diye konuştu.

EN BELİRGİN BELİRTİ ÖKSÜRÜK

KOAH’ın temel belirtisinin öksürük ve balgamla başladığını söyleyen Doç. Dr. Çelik, “Bizim kronik bronşit diye tabir ettiğimiz durum. Daha sonra nefes darlığı gelişmeye başlıyor. Bu sonuçta akciğerin içine girip de çıkamayan bir hava. Bu tıkanıklığa bağlı olan bir hastalık olduğu için tabi nefes darlığınla beraber hareketlerde bir kısıtlanma başlıyor, kas gücünde kayıp başlıyor” ifadelerini kullandı.

Fotoğraflar: Getty Images Turkey

“Antibiyotik direnci nedeniyle hastalar iyileşemiyor”

Antibiyotikler, bakteriyel enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde kullanılan ve insan sağlığı açısından büyük öneme sahip ilaçlar. Kelime anlamı “hayata karşı” demek. Bu kimyasal maddeler, bakterilerin çoğalmasını önlüyor, bazen de bakterileri öldürüyor.

Gereksiz ve bilinçsiz tüketim sebebiyle antibiyotik kullanımında Avrupa birincisi olan ülkemizde ise iyileşemeyen hastaların, geçmeyen hastalıkların çığ gibi büyüdüğünü söyleyen Dr. Koray Akay, ülkemizdeki bir diğer yanlışa da vurgu yaptı. Antibiyotiğin gereksiz yere kullanılmasının yanı sıra yanlış ilaç ve besinlerle alınmasının da ciddi sorun olduğunu belirten Akay, bu durumun ölüme kadar götürebilecek riskli tabloların gelişmesine yol açtığını aktardı.

ANTİBİYOTİK NE ZAMAN TEHLİKELİ OLUR?

2014 yılında Türkiye’de 120 bin kişinin ağrı kesiciler, grip ilaçları ve antibiyotiklerden zehirlendiğini söyleyen Dr. Akay, antibiyotiğin hangi durumlarda tehlikeli olabileceğini şöyle anlattı:

“İlaç tedavisinde, ilacın hastaya etkisi kadar ilaçların birbiriyle olan etkileşimleri de önemlidir. İlaçların birbiriyle etkileşimi, iyileştirici veya zehirleyici, zarar verici olabilir. Aynı yolu kullanan diğer bir kimyasal maddeyle, antibiyotikle, sigara dumanındaki nikotinle, diyette alınan bir besinle veya vücuda giren başka herhangi bir şeyle etkileşime girebilir.

YANLIŞ İLAÇ KULLANIMI KARACİĞER VE BÖBREKLERİ VURUYOR

Yanlış ve gereksiz antibiyotik kullanımı hastaların ilaç etkileşimlerine, bazı ilaçlara karşı direnç gelişmesine, hastaların iyileşmemesine, hastalıkların tekrarlamasına, organ yetmezliğine sebep olabiliyor. Yanlış ilaç kullanımında en fazla zarar gören iki organımız ise karaciğer ve böbrektir. Antibiyotik bilinçsiz kullanıldığında özellikle çocuklarda karaciğer yetmezliğine sebep olabilir. İlerleyen safhalarda ölüme dahi götürebilir. Antibiyotik ilaçların asitli meyve suları ve kar­bonatlı içeceklerle alınması tavsiye edilmez, bu besinler antibiyotik etkisini azaltır. Aynı şekilde greyfurtun antibiyotiklerle alınmasının zararlı olacağı ileri sürülmüştür.

ANTİBİYOTİK KULLANIRKEN BUNLARI ÖNEMSEYİN!

İstenmeyen tehlikeli durumlarla karşılaşmamak için ilaçların birbirleriyle etkileşimlerine dikkat edilmeli, muhakkak hekime danışarak antibiyotik ile başka bir ilaç alınmalı, hasta kendi hastalık öyküsünü, yeme içme, hareket bilgilerini, sigara, alkol gibi yaşam tarzını hekim ile paylaşmalı, ona göre antibiyotik kullanmalıdır.”

VİDEO: TÜRKİYE ANTİBİYOTİK KULLANIMINDA AVRUPA BİRİNCİSİ

İngiliz futbolcu Billy O’Brien’ın kız arkadaşı intihar etti

Günlük yaşamında ve İş yerinde sorunlar yaşayan Howard, intihar etmeden önce erkek arkadaşı O’Brien’a kendisinin hastalığından dolayı “utandığını ve yük gibi hissettiğini” ifade ettiği bir mesaj gönderdi.

Kız arkadaşının mesajını alan 22 yaşındaki futbolcu, durumdan şüphelenerek polise haber verdi. 

Şu anda Macclesfield Town’da kalecilik yapan O’Brien, durumdan dolayı çok üzgün olduğunu, kız arkadaşıyla 2015 yılında sosyal medyada tanıştıklarını ve birbirlerini çok sevdiklerini aktardı.

Haftada 3 kez uykuya dalmakta zorlanıyorsanız dikkat

Uykuya dalmakta veya gece uykusunu bölünmeden sürdürmekte sorun yaşama durumuna “insomnia” denildiğini hatırlatan Psikiyatri Uzmanı Fikret Hacıosman, uyku bozukluklarının bir alt türü olan insomnianın, dünya nüfusunun üçte birinde görülen ve fazlasıyla yaygın bir bozukluk olduğunu söyledi.

Hacıosman, insanlarda uyku sorunlarına yol açan sebepleri şöyle sıraladı:

“Uyku düzeni stres, sevilen bir insanın ölümü, fiziksel hastalıklar, özel hayatta yaşanan sorunlar, yaşanan travmalar, maddi veya manevi kayıplar sebebiyle bozulabilse de olağandan uzun süren uyku düzensizliğinin sebebinin uyku bozukluğu olabileceği akılda tutulmalıdır. Eğer insanlar en az 3 ay boyunca haftada en az 3 kez uykuya dalmakta zorlanıyor, uzun süre uyanık kalıyor ya da çok erken saatlerde uyanıyorsa, söz konusu düzensiz uyku insanların gün içinde yorgun, halsiz, sinirli, gergin olmasına sebep oluyor ve dikkat, odaklanma, hafıza gibi işlevlerde zayıflama görülmeye başlandıysa bir psikiyatri hekimine tedavi için başvurulması gerekir.”

“YEME-İÇME ALIŞKANLIKLARI UYKU DÜZENİNİ ETKİLİYOR”

Kişisel ve çevresel etkenlerin yanı sıra fiziki şartlar ve yeme-içme alışkanlıklarının da uyku düzeninde bozulmalara sebep olabileceğini vurgulayan Hacıosman, “Yan etkisi uyku kaçırmak olan bazı ilaçların kullanımı, yatak odasının sesli, yapay ışıkların yer aldığı bir oda olması, uyarıcı bileşenler içeren kahve, kola gibi yiyecek ve içeceklerin gün içinde sıklıkla tüketilmesi, uyumadan önce beyni yapay bir biçimde uyaran bilgisayar ile uğraşmak, televizyon izlemek gibi faaliyetler, akşam saatlerinde yenilen yağlı veya sindirimi zor yemekler yemek, uyku saatinden 5 saat önce alkol tüketmek, radyasyon yayan televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi elektronik aletlerin başucunda bulunması da uyku düzenini bozarak uykusuzluğa sebep olabilmektedir” ifadelerini kullandı.

Sosyal hayattan dışlanan epilepsi hastalarının tanısı zorlaşıyor

Antalya’da düzenlenen Ulusal Nöroloji Kongresi’ne katılan Prof. Dr. İbrahim Öztura, epilepsi hastalığı ve tanıyı zorlaştıran durumlar ve buna bağlı olarak hastaların sosyal hayatlarında dışlanmaları ve ötekileştirilmeleriyle ilgili şu bilgileri verdi:

Epilepsi beynin elektriksel bir bozukluğu. Beynin bir bölgesinde ya da tamamını ilgilendiren, anormal bir elektriksel aktivite ortaya çıkıyor ve bunun sonucunda bazı belirtiler ortaya çıkıyor. Bu belirtiler, kişinin bilincinin kaybolması ve vücudun bir tarafında ya da her tarafında kasılma olması, bu sırada dilini ısırması, idrar kaçırması gibi belirtilerin birinin ya da hepsinin olabildiği bir semptomlar ya da belirtiler bütünü. Ama sonuçta temel mekanizma beyinde anormal bir elektriksel aktivite ve bu aktivitenin yayılması temel bulgu.”

ÇOCUK VE YAŞLILARDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR

Epilepsi hastalığının sıklığının bütün toplumlar için yüzde 1 kabul edildiğini ve bunun Türkiye ölçeğinde 750 bin civarında olduğunu aktaran Prof. Öztura, “Görülme sıklığı çocukluk yaş grubunda ve yaşlı grupta daha yüksek. Aktif çalışma çağı dediğimiz 20- 60 yaş arasındaki grupta en az görünme sıklığı olan hastalık” diye konuştu.

Hastalıkla ilgili temel sorunun tedavide olduğunu ve epilepsi belirtilerinin çok çeşitli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Öztura, şöyle dedi:

“Yani halk arasında ‘sara nöbeti’ diye bilinen, gözlerin dönmesiyle olan bu tanıda bir sorun yok ama sorun daha az bilinen belirtileri olan hastalarda ortaya çıkıyor. İşte bu az bilinen nedir, migren benzeri o beynin arkasını ilgilendiren, o görsel buluntuların olması. Yine beynin ön kısmını ilgilendiren davranışsal değişikliklerin, hareket buluntularının olması. Uyku bozukluklarıyla karışabilen uykuda anormal hareketlerin ortaya çıkması. Yine psikiyatrik tablolarla karışabilen net ayırt edilemeyen garip hareketlerin, garip davranışların, bağırmaların, çığlık atmaların ortaya çıkması epilepsi tanısının zor olduğu ya da zorlaştığı durumlar.”

“TOPLUMDA DAMGALAMA VAR’

Toplumdaki algının epilepsiyi zorlaştırdığına işaret eden Prof. Dr. İbrahim Öztura, şunları kaydetti:

“Toplumda epilepsi hastalığına karşı bir damgalama var. Yani epilepsi hastaları kendilerini çok ifade etmek ve sosyal anlamda tartışılmak istemiyor. Daha çok hastalığını hekimiyle birebir tartışmak ve hekiminin dışında da kimseyle paylaşmak istemiyor. Yani herkes bir yakını kalp krizi geçirdiğinde bunu çevresiyle paylaşırken epilepsi hastası kriz geçirdiği zaman çevresiyle çok da paylaşmak istemiyor. Böyle bir algı var. Bu algının bir kısmı özellikle sosyokültürel anlamda bu hastalık nedeniyle gelecek hayatla ilgili, evlenmeyle ilgili sıkıntıların ortaya çıkması. Yine iş açısından, işverenlerin epileptik hastaları çalıştırmadaki gönülsüzlüğü. Benzer şekilde epileptik hasta profilinden dolayı sosyal hayatta dışlanması ya da ötekileştirilmesinin verdiği sıkıntılar nedeniyle tanısı biraz daha zorlaşıyor. Öncelikle hekime gitmiyorlar. Giderlerse de bunu fark ettirmemeye çalışıyorlar. Bu da doğal olarak hem tanıyı hem tedaviyi geciktiriyor.”

Diyabetin gözleri vurmaması için “Senede 1 Gün”

Türk Oftalmoloji Derneği ile Novartis’in birlikte hayata geçirdiği ‘Diyabete Karşı Gözünü Aç‘ kampanyası ‘Senede 1 Gün’ diyerek diyabete bağlı görme kaybına dikkat çekmeyi hedefliyor.

Türk Oftalmoloji Derneği hekimleri, diyabetin görme yetisi üzerindeki etkileri ve kampanyanın detaylarını düzenlenen basın toplantısı ile açıkladı. Her 3 diyabetliden birinde görme bozukluğu ihtimaliyle karşılaşıldığını belirten Türk Oftalmoloji Derneği, Türkiye’de bulunan 7 milyon civarında diyabet hastasından 2 milyondan fazlasının bu riski taşıdığını vurguladı.

“ERKEN TEŞHİS GÖRME KAYBINI ÖNLÜYOR”

Diyabetin görme kaybına yol açan nedenlerin başında geldiğini belirten Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Bora Eldem, “Dünyada 90 dakikada bir kişi diyabet nedeniyle görme kaybı yaşıyor. Bu çok büyük bir rakam. Diyabet hastalığı böbreği, damarları, sinir sistemini ve maalesef gözü tutar. Diyabet hastalarının en çok korktukları komplikasyon görme kaybıdır. Eğer diyabet hastalarındaki görme kaybını erken teşhis eder ve doğru takiple tedaviyi gerçekleştirirsek görme kaybının ilerlemesini önleme şansımız vardır. Hastalar şikayetleri olsun ya da olmasın senede bir kere göz doktoruna muayene olmalılardır. Bu çok kısa bir muayenedir. Şu anda elimizde öyle güzel ilaçlar var ki diyabetten dolayı olabilecek görme kaybını tedavi etme ve önleme şansımız mevcut. Bu hem bizler hem hastalarımız için büyük bir şans” dedi.

“SENEDE BİR GÜNLERİNİ AYIRSINLAR”

Diyabetin genç ve çalışan yaş grubunu etkilediğine dikkat çeken Prof. Eldem, “Diyabet, hastaları 25-30 ila 60-65 yaş arasını tutar. Bu insanların aile ve ekonomiye en çok katkılarının olduğu yaş grubudur. Bu yaş grubunda görme kaybı yaşayan bir insan herkes için yüktür. Çocukluk çağında bile diyabet olabilir. Doğduktan birkaç gün sorna bile diyabet tanısı alan bebekler var. Projenin amacı, diyabet ve göz arasında toplumda bir farkındalık yaratmaktır. Bu diyabet hastalarının iyiliği için bunu ihmal etmemeleri lazım. Hiçbir sıkıntıları yoksa dahi senede bir günlerini lütfen göz hekimlerine ayırsınlar” diye konuştu.

“HAMİLELER 3 AYDA BİR MUAYENE OLMALI”

Hastalığın sinsi şekilde ilerlediğine dikkat çeken Ege Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Jale Menteş ise şunları söyledi:

“Hasta diyabetin gözüne verdiği zararı hiç farketmeyebilir. Çünkü hastalık ilk etapta herhangi bir belirti vermiyor, görme eksikliği yapmıyor. O yüzden hastalarımızın hepsi diyabet tanısı konulur konulmaz senede bir gün mutlaka göz hekimine görünmeliler. Eğer hamileyse bu süre 3 aya iniyor. Daha ileri aşamalarda ağır görme kayıpları yapıyor o zamanda tedavi şansımız daha da azalmış oluyor.”

DERYA BAYKAL VE EMRE ALTUĞ DESTEK VERDİ

Kampanyanın tanıtım filmine destek veren ve basın toplantısına katılan Derya Baykal ve Emre Altuğ da ‘Diyabete Karşı Gözünü Aç’ kampanyası kapsamında diyabet ve göz sağlığı ilişkisinden bahsetti ve hastaların şikayeti yoksa bile senede bir kez göz doktoruna gitmesi gerektiğini vurguladı. Kampanya için ‘Senede bir gün’ şarkısını yorumlayan Emre Altuğ, İstanbul Retina Enstitüsü’nden Doç. Dr. Serra Arf tarafından muayene edildi. 

VİDEO: DİYABET RİSKİ 1 DAKİKADA BELİRLENEBİLİR

Prof. Dr. Karatay erkekleri uyardı

Prof.Dr.Canan Karatay, Eskişehir’de Kredi Yurtlar Kurumu tarafından Çınaraltı Sohbetleri adı altında düzenlenen ‘Kendine İyi Bak’ konulu konferansa konuşmacı olarak katıldı. Anadolu Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi’ndeki konferansı Vali Yardımcısı Akın Ağca, Kredi Yurtlar Kurumu Genel Müdür Yardımcısı Hasan Hasan Davulcu ile çok sayıda üniversite öğrencisi takip etti.

YAĞLARIN FAYDALARINI ANLATTI

Prof.Dr.Canan Karatay, konuşmasında yağların kalp krizine neden olmadığını savunarak şunları söyledi:

“Ben iç hastalıkları ve kalp hastalıkları uzmanı olarak tıbbın her kademesinde meşakkatle çalışmış, 50 yıllık bir hekimim. Hastalanmamak ve kendine iyi bakmak her şeyden kolay ve basit. 1980 yılından sonra yağlarda çok büyük bir algı yaratıldığı için bütün dünyada sanki kalp krizini yağlar yapıyormuş algısı herkesin beynine yerleşmiş ve bunu çıkartmak mümkün değil. Ama siz gençler, bunu bu şekilde düşünürseniz, yağların ne kadar faydalı olduğunu, hangi yağların zarar verdiğini hakikaten seçici olursanız, inan ki fizik ve ruh sağlığınızı elde edersiniz. Ona göre kendinize iyi bakarsınız. Vücudumuz protein ve yağlardan meydana gelmiştir. Proteinler birçok aminoasitlerin birleşmesinden meydana gelir. Yağlar da 30 türlü yağ asidinin birleşmesinden meydana gelir. Vücudumuzun hücrelerinin yüzde 60’ı su, yüzde 20’si protein, yüzde 19’u da yağ. Çok küçük kısmı da karbonhidrat. Doğal olan yağlar, vücudumuza şarttır. Yağsız hayat mümkün değildir. Az yağlı diyetler de hastalık nedenidir. Vücudumuz her türlü yağın ihtiyacına göre, gereksinimine göre üretebilmektedir, üretir. Öyle programlanmışız. Ama 2 türlü yağı üretemiyoruz. Onu hayvanlar üretiyor, bitkiler üretiyor. Bunlar omega 3 ve omega 6 dediğimiz temel yağlar, esansiyel yağlar diyoruz. Çünkü neden esansiyel diyoruz, bunların vücudumuza girmesi şart. Doymuş katı yağlar, yani hayvansal yağlar hayvanlarda da vardır, bitkilerde de vardır. Doğal hayvansal yağlar ve doğal virjin yağlar koyun, kuzu yağları tokluk hissi verir. Sağlıklı bozulmadığı için acıktırmaz. Bildiğimiz köy tereyağı. Doğal, bozulmamış zeytinyağı uzun süre enerji sağlar, dinçlik verir, beynimizi açar, ruh sağlığı sağlar, karaciğer yağlanmasını önler.”

‘ERKEK MİLETİNE SÖYLÜYORUM’

Erkeklerde X ve Y kromozomunun olduğunu belirten Prof. Dr. Canan Karatay, “Hepsinin başında da telomerler var. Fakat Y kromozomuna baktığınızda bir bacağı eksik. Yani bir bacağı kökten itibaren telomeri eksik. O sebeple erkeklerin ömrü kendilerine iyi bakmazlarsa kadınlardan daha kısa olur. Onun için kendinize iyi bakacaksınız. Erkek milletine söylüyorum. Sizin bir telomeriniz zaten baştan eksik, doğuştan eksik” dedi.

Prof.Dr.Karatay, şekerden uzak durulması gerektiğini de söyleyerek, “Şeker en tatlı zehirdir. Şeker, ekmek, şekerli-şekersiz gazlı içecekler, şimdi şekersiz gazlı içeceklerin propagandasını yapıyorlar, ‘şeker yok’ diye, bakın onlar çok daha tehlikeli” diye konuştu.

Küba’nın kanser aşısı mucize mi? (Arif Sağ kanser tedavisi için Küba’da

Kanserle savaşta Küba önemli çalışmalara imza atan bir ülke. Oraya tedaviye giden son isim ise sanatçı Arif Sağ.

Küba’da geliştirilen 2 aşının başta akciğer kanseri olmak üzer birçok kanser türünün tedavisinde etkili olduğunu belirten Onkoloji Uzmanı Prof. Gökhan Demir, şunları söyledi:

“Küba yıllar önce vücudun bağışıklık sistemini ve kanser hücrelerini uyararak mücadele etmeyi sağlayan bir takım aşılar geliştirdi. İki kanser aşısı dikkat çekiciydi. Bunlardan bir tanesi sadece akciğer kanserlerinde kullanılan bir aşıydı. Diğeri de kanser hücrelerinin yüzeyinde bulunan büyüme molekülüne karşı bir aşıydı.”

“TEDAVİ YANITINI YÜZDE 15-20 ORANINDA ARTTIRIYOR” 

Kanser aşılarının temel prensibinin kanserle mücadele eden hücreleri güçlendirerek daha iyi savaşmalarını sağlamak olduğunu aktaran Demir, “Her iki aşı da ileri evre kanserlerde kullanılıyor. Genellikle kemoterapi başlanıp ileri evre hastalıkta iyi tedavi cevabı elde edildikten sonra o cevabın sürdürülmesinde kullanılıyor bu ilaçlar. Tedavi yanıtını yüzde 15-20 oranında arttırdıklarına yönelik faz 1-faz 2 çalışmaları var” dedi.

Küba’nın kanser aşılarının Türkiye’de de uygulanabildiğini belirten Onkolog, “Eczacılar Birliği buna onay veriyor. Türkiye’ye bu aşılar resmi olarak getirtilebiliyor” bilgisini verdi.

“TEK SEÇENEK KÜBA DEĞİL” 

Kanserde bağışıklık sistemine yönelik tedavilerde Küba’nın tek ülke olmadığını dile getiren Prof. Demir, “Bağışıklık sistemi tedavisindeki tek seçenek değil, bunu söylemek lazım. En az Küba’daki aşılar kadar bugün bağışıklık sistemini uyararak etkin tedavi yapan yeni ajanlar var. Bunlar Türkiye’de de var. Gerekirse yurtdışından da getirip kullanabiliyoruz” diye konuştu. 

İsmi aşı olsa da bu yöntem kanserden koruyucu değil, hastalık oluştuktan sonra tedavi etmeye yönelik.

“Hamilelere şeker yüklemesi yasaklanmadı”

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği (TEMD) Başkanı Prof. Dr. Sevim Güllü yaptığı yazılı açıklamada, daha önce diyabeti olmayan bir kadında gebelik sırasında “Gebelik Diyabeti (GDM)”nin gelişebildiğini aktararak, risk altındaki kadınlara mutlaka tarama yapılması gerektiğini ifade etti.

Kiloluluk, aile öyküsü, 25 yaşından büyük olmak ve daha önce iri bebek doğurma hikayesi bulunmasının gebelik diyabeti için risk faktörleri olduğuna dikkati çeken Güllü, gebelikte görülen diyabetin yüzde 90’ının gebeliğe bağlı diyabet olduğunu anlattı.

“GEBELİK DİYABETİ TARAMASI YAPILMASI ÖNERİLİYOR”

Güllü, gebelik diyabeti sıklığının yüzde 2-20 arasında olduğu ve bu oranın toplumdaki diyabet sıklığına göre değişkenlik gösterdiği bilgisini vererek, şunları kaydetti: 

“Gebelik diyabetinin Türk toplumundaki sıklığının yaklaşık yüzde 15 olduğu tahmin edilmektedir. Diyabet sıklığının çok yüksek olduğu diğer toplumlarda olduğu gibi, bizim toplumumuzda da tüm gebelere gebelik diyabeti taraması yapılması önerilmektedir.

“DİYABET BEBEK ÖLÜMLERİNE NEDEN OLABİLİR”

Gebelik diyabeti sinsi olabilir ve çok su içme, çok idrara çıkma gibi şikayetlere yol açmayabilir. Gebe kadın kendini kötü hissetmeyebilir ancak yükselen şeker düzeyleri bebek ve anne sağlığı açısından olumsuzluklara neden olabilir. Gebelikte kan şekerinin yüksekliği, eğer tanı konmaz ya da tedavi edilmezse, düşükler, iri bebek, doğum travmaları, sezaryen doğumlarda artışa hatta bebek ölümlerine neden olabilmektedir.”

Güllü, kontrolsüz diyabeti olan bir anneden doğan bebeklerde yeni doğan döneminde solunum güçlüğü, şeker düşüklüğü, kalsiyum düşüklüğü ve sarılık dahil çeşitli problemlerin görülebildiğini belirtti.

“TANI KONULABİLMESİ İÇİN ŞEKER YÜKLEME TESTİ YAPILMALI”

Gebelik şekerinin, sadece gebelik ve doğumu takip eden dönemde değil, tüm yaşam boyunca olumsuz etkilere neden olabildiğinin altını çizen Güllü, anne karnında yüksek kan şekeri gibi olumsuz şartlara maruz kalan çocuklarda ileri yaşlarda obezite, tip 2 diyabet, metabolik sendrom ve karaciğer yağlanması sıklığının 4-8 kat arttığını aktardı.

Tanı konulabilmesi için mutlaka “Şeker Yüklemesi Testi” yapılması gerektiğini vurgulayan Güllü, “Hamilelikte 24-28. hafta arasında bir kez yapılan şeker yükleme testinin gebelik diyabeti tanısında güvenilir ve yararlı olduğu daha önce birçok küçük araştırma ile anlaşılmıştır. Gebelikte diyabet taraması için yapılan glukoz yükleme testinin hiçbir zararı yoktur.” ifadelerini kullandı.

Bazı basın yayın organlarında bu teste ilişkin haberler çıktığını aktaran Güllü, şu değerlendirmelerde bulundu: 

“Gebelerde şeker yükleme testinin bazı ülkelerde yasaklandığı şeklinde yapılan açıklama gerçek dışıdır. Günümüzde kullanılan 75 gram glukozun anne karnında bebeğin pankreas gelişimini engellediği, dolayısı ile çocukluk döneminde şeker hastalığının gelişimine ya da diyabetli çocuk sayısında artışa neden olduğu görüşü bilimsel tüm verilere aykırıdır ve böyle bir durum söz konusu değildir. Gebelikte diyabet taraması için yapılan glukoz yükleme testinin hiçbir zararı yoktur. Şöyle ki 75 gram glukozun kan şekerini yükseltici etkisi yaklaşık 8-10 kaşık pirinç pilavı ile eşdeğerdir. 75 gram glukoz, iki kutu normal koladan daha az glukoz içerir. 75 gram glukoz, 2-3 dilim baklavaya eş değer glukoz içerir.”

VİDEO: HAMİLELİKTE ŞEKER TESTİ SAKINCALI MI?

Kışın cildinizi canlandıracak 10 etkili besin

Beslenme ve Diyet Uzmanı Özge Öçal, sağlıklı ve dengeli beslenmeyle özellikle de cilt dostu besinler sayesinde cildi yeniden canlandırmanın mümkün olduğunu belirterek “Cildimizde yıpranmanın hızla arttığı bugünlerde dışarıdan uygulanan dermokozmetik ürünlerden önce, doğanın mucizevi besinleriyle içeriden koruma başlatmalıyız. Cilt sağlığımız aynı zamanda beslenmemizin aynasıdır. Sağlıklı ve dengeli beslenmek çok önemli. Bazı besinlerle de cilt onarımınızı artırabilirsiniz” diyor.

Öçal’a göre, kış soğuğunda cildi canlandırmaya katkı sağlayan 10 besin şöyle:

Su: Soğuk hava ne yazık ki su içme ihtiyacını azalttığından cildimiz, soğuk hava ve rüzgarın yanı sıra bir de yetersiz sıvı alımından dolayı kuruyor! Cildi nemlendirmeye önce içerden başlayın. Bunun için de, su içmek için susamayı beklemeyin. Cildin yeterli nemini sağlayabilmesi için her gün kilo başına 30 ml su içmeye özen gösterin. Örneğin 70 kg. olan bir kişi günde yaklaşık 2100 ml yani yaklaşık 2 litre su içmeli. 

Somon: Somonun içerisinde bulunan astaxanthin cilt elastikiyetini artırırken, çizgilerin ertelenmesine yardımcı oluyor. Omega 3 ise yıpranan ve kuruyan cildin onarılmasını ve hücre zarı yapısının yenilenmesini sağlıyor. Üstelik cilt yenilenmesi ve doku onarımı için olmazsa olmaz bir bileşen olan kolajen dostu olarak öne çıkıyor. Haftada iki gün ızgara veya fırında somon tüketmeyi ihmal etmeyin.

Ispanak: A vitamini ciltte kırışıklık oluşumunu azaltmanın yanı sıra nem kaybını önlüyor. Bir insanın günlük 700-900 mikrogram A vitamini gereksinmesi bulunuyor ki, bu gereksinmeyi karşılamak için günde 1 avuç kadar (yaklaşık ½ kase) ıspanak tüketin.

Avokado: Avokadonun içerdiği tekli doymamış yağ asitleri, cildin nemini korumada fayda sağlıyor. Bu sayede kırışıklık ve ince çizgi görünümünün oluşmasını geciktiriyor. Bunun yanı sıra içerdiği yağ asitleri sayesinde, cildin ihtiyaç duyduğu A ve E vitaminleri gibi yağda çözünen vitaminlerin emilimini artırarak cilt sağlığını destekliyor.

Bitter çikolata: Kakao atar damarları genişleterek cilde giden kan miktarını artırır ve bu sayede daha sağlıklı bir cilt görünümü sağlar. Ayrıca içerdiği flavonoidler sayesinde antioksidan kapasitesi yüksek bir besindir. Ancak yüzde 70 ve üzeri bitter çikolata tüketmeye dikkat edin. Günde 20 gram (4 kare büyüklüğünde) bitter çikolata tüketimi yeterlidir.

Yeşil çay: Yeşil çay içerisindeki antioksidanlar, ciltte kırışma ve yaşlanmaya neden olan serbest radikallerin oluşumuyla savaşarak cildi koruyor. Günde 2 fincan yeşil çay tüketmeyi ihmal etmeyin. Ancak yüksek tansiyon probleminiz varsa tüketmeden önce mutlaka doktorunuza danışın. Aksi halde tansiyonunuzun yükselmesine neden olabilir.

Ceviz, fındık, badem: E vitamini en önemli antioksidanlardan biri ve cildi zararlı UV ışınlarına karşı koruyucu özelliğe sahip. Ayrıca cildin nem dengesini korumasına da katkı sağlıyor. Badem ve fındık içeriğindeki E vitamini ve ceviz ise özellikle içerdiği Omega 3 sayesinde ciltte oluşan tahribatın onarılmasına ve cildin yenilenmesine destek oluyor. Her gün yaklaşık 1 çay bardağı karışık kavrulmamış ceviz-fındık -badem tüketmeye özen gösterin.

Kırmızı orman meyveleri: Antioksidan kapasiteleri en yüksek besinlerden olan böğürtlen, yaban mersini, ahududu gibi orman meyveleri, cildi serbest radikallerin zararlı etkilerinden koruyor ve bu sayede hücre zarı yapısını destekleyerek yaşlanmayı geciktiriyor. Günde 1 avuç kırmızı orman meyveleri tüketmeyi ihmal etmeyin!

Havuç: A vitamini sadece gözler için değil cilt için de elzem bir vitamin! Ayrıca havucun içeriğindeki retinoller, akne ve cilt lekeleri tedavisinde kullanılan başlıca bileşenlerden biri. Günde 1 adet havuç yiyerek cilt lekeleri ve sivilce oluşumu ile savaşabilirsiniz.

Limon: C vitamini bilinen en büyük antioksidanlardan biridir. Limon, greyfurt, portakal, kivi gibi C vitamini kaynakları hem yazın güneşin zararlı etkilerinin verdiği hasarı hem de UV ışınlarının yaratabileceği cilt hasarlarını azaltmada etkilidir. Bu etkisini ise serbest radikallerden cildi koruyarak yapmaktadır. Ayrıca cildin elastik yapısının korunması ve cilt yenilenmesinde önemli olan kolajen yapımını destekleyerek, kırışıklık oluşumunu ve cildin yaşlanmasını geciktirir. Günde 75-90 mg C vitamini tüketmeye özen gösterin. Bunu 1 mandalina+ 1 limon veya 2 mandalina veya 1 mandalina+ 1 portakaldan sağlayabilirsiniz. Ayrıca gün içerisinde yiyeceğiniz taze sebze ve meyvelerin çoğu da C vitamini içermektedir.