Yaşlanmayla beraber ortaya çıkan Hareket Hastalığı: PARKINSON

Yaşın ilerlemesi Parkinson ‘un görülme sıklığını artırır

En fazla ellili yaşlardan sonra görülür. Bununla birlikte 40 yaş altında ortaya çıkması durumunda, erken başlangıçlı Parkinson hastalığı adını alır. Nadiren 20 yaşın altında başlayan olgular da mevcuttur.

Hastalıkta temel problem hareketin koordinasyon bozukluğudur. Buna bağlı, değişik oranda yavaşlama, katılık, çoğu olguda titreme, postür değişikliği ve dengenin kolay bozulması yakınmaları ortaya çıkar.

Hastalığın belirtileri titreme olmakla birlikte tüm hastalarda görülmeyebilir. Diğer yakınmalar ise katılık, hareketin yavaşlaması, öne eğilme ve dengenin kolay bozulmasıdır. Titreme var ise sıklıkla istirahatte ve bir taraf elden başlar. Aynı taraf bacak ve çeneyi de tutabilir. Yıllar içinde genellikle karşı tarafa yayılır. Katlık kol, bacak, boyun ve gövdede görülebilir. Bu katılık hali eklemleri hareket ettirme sırasında tüm yönlerde bir pasif harekete karşı direnç şeklinde ortaya çıkar. Hastalarda değişik oranda öne doğru eğilme dikkat çeken bir başka durumdur. Öne eğilme başlangıçta hafif derecede ve bel bölgesinde görülürken; zamanla bu durum daha da belirginleştiği gibi; dirsekte ve dizlerde de bükülme ortaya çıkar. Yavaşlamanın belirtisi yüzde mimiklerin azalmasından yürümenin yavaşlamasına kadar tüm kaslarda görülür. Bununla birlikte zaman zaman paradoksal olarak yürüme sırasında istemsiz ani hızlanma ve koşma görülebilir.

Hastalarda değişik oranda terleme bozukluğu, ciltte yağlanma, ağrı, ağızdan salya akması, idrar problemi, cinsel fonksiyon bozukluğu, depresyon ve bunama da görülebilir.

Günümüzde Parkinson için güncel tedavi; beyinde eksik olan maddeyi yerine koyma stratejisine dayanır.

İlaç uygulaması değişik grup ilaçların ağızdan alınması, cilt altına aralıklı ya da devamlı pompa uygulaması, barsaklara tüp takarak uygulama şeklinde olabilir. Motor bulgular dışında diğer yakınmalara yönelik semptomların tedavisi yaşam kalitesini artırmada oldukça önemlidir. Bu tedavilerin yeterli olmadığı uygun hastalarda derin beyin stimülasyonu denilen, sıklıkla beyne pil uygulaması olarak bilinen cerrahi uygulamalar da tedavide yer alır.

Evlilik öncesi ve sonrası yaşanacak risk faktörleri

Evlilik kararının alınması ile başlayan süreç çoğu zaman mutlulukla devam etse de bazen sorunları da beraberinde getirebiliyor. Özellikle de genç evlilerin geldikleri aileyle ilgili yaşadıkları sorunlar çoğu zaman şaşırtıcı olabiliyor.

Peki, evlilik hazırlıkları yapılırken yaşanan sıkıntılar nelerdir? Evliliğin, ailelerin güç savaşı haline gelmesi nasıl önlenebilir? Evlilikte karşılaşılabilecek risk faktörleri nelerdir? DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Kurucu Başkanı ve Uzman Klinik Psikolog Emre Konuk evlilik sürecini iyi yönetmenin yollarını açıklıyor…

Evlenme kararı verildikten ve tarih belirlendikten hemen sonraki sürecin keyifli bir şekilde geçmesi gerekirken aksine çok yoğun ve insanı yoran bir süreç yaşanabiliyor. Eve alınacak halı, oturma düzeni, buzdolabı gibi bütün bunların kararının verilmesi söz konusu olduğunda, bazen evlenecek iki genç insan işin en başında sınır koyamadıklarından pasif kalabiliyorlar. Aileler ve özellikle de anneler; söz sahibi olmak, yakınlığı sağlayabilmek, kopuşun acısını dindirebilmek için sürece müdahale edebiliyorlar.

Peki, evlilik hazırlıkları yapılırken yaşanan sıkıntılar nelerdir? Evliliğin ailelerin güç savaşı haline gelmesi nasıl önlenebilir? Evlilikte karşılaşılabilecek risk faktörleri nelerdir?

Evlenme kararı aldıktan sonra, iki gencin evlilik sürecini nasıl yöneteceklerini belirlemesi gerekiyor. Alınması gereken ihtiyaçlardan maddi anlamda verilmesi gereken kararlara kadar birçok aşamanın evlenecek olan iki insan tarafından tek tek ele alınıp sürecin belirlenmesi gerekiyor. En başında bu detaylar partnerler tarafından belirlenir ve kararlar verilirse, hayat daha kolay ve sorunsuz geçiyor.

Destek verirken ailelerin amacı, çocuklarından ayrılacakları için ayrılığın verdiği acıyı azaltmak ya da gücü kaybetmemek olmamalıdır. Bu bir araziyi paylaşamama kavgası gibidir, çünkü bir taraf yapmazsa karşı taraf yapacaktır. Ben bu yeni eve yerleşmezsem, öbürü yerleşecektir. Dolayısıyla çok keyifli olması gereken bir süreç çok sancılı ve stresli hâl alabiliyor. Gelişen sorunları çözmek için de her ailede bulunan akil insanlardan destek alınabilir. Bu kişiler sağduyuludurlar ve ilişkilerin toparlanmasına ve düzgün gitmesine katkıda bulunurlar.

damat_gelin

Evlilik öncesinde ve sonrasında karşılaşılabilecek risk faktörlerinin de doğru bir şekilde yönetilmesi gerektiğini belirten Konuk, bu riskleri şöyle sıralıyor:

Hor görme: Tartışmalarda aşağılama, küçük görme, iğneleme, küçümseme, alay etme anlamına gelen sözler, jest ve mimikler hor görmeye yol açıyor.

Eleştiri: Tartışmalarda kişiliğe yönelik suçlamalar olabiliyor.

Suçlama ve savunma: Tartışmalarda şikâyeti suçlamadan ayırmak gerekiyor. Suçlanan bir insanın kendini savunması doğaldır. Ama evlilik ilişkisinde kişinin karşı suçlamaya girmeden de olsa kendini savunması, ne yazık ki bir işe yaramıyor. Tersine, savundukça karşı taraf suçlamalarına devam ediyor. Çünkü aslında, kendimi savunduğumda karşımdakine, ‘problem bende değil sende’ demiş oluyorum. Doğal olarak bu oyun yukarıdaki sırayla oynanmıyor. Taraflar duruma göre birini bırakıp diğerini kullanabiliyor.

Duvar örme ve küsme: Tartışmanın bir noktasında taraflardan biri ilişkiden çekilebiliyor ve tepki vermemeye başlayabiliyor, yani etrafına bir duvar örebiliyor.

-Taşma ve duygusal kopuş: Duvarını ören kişi hiçbir tepki vermez hale gelerek eşinden uzaklaşırken evliliğinden de uzaklaşıyor.

İlişkiyi Tamir: Kırıcı bir tartışmadan sonra ilişkiyi tamir etmek için çaba harcanmıyor veya bu konuda başarısız olunabiliyor.

Uzak durulması gereken kadınlar ve erkekler:

-İlişkinin başında, eşlerden birinde alkol veya madde kötüye kullanımı varsa,

-Eşin beğenilen, değer verilen en az birkaç özelliği yoksa,

-Anne/baba, arkadaşlar karşıysa,

-Eğitim/kültür farkı bir rahatsızlık olarak yaşanıyorsa,

-İlişkinin ana motoru seks ise,

-Eş evlilikteki sorunları anneye veya babaya bağlıyorsa,

-“Evlenince düzelir” diye düşünülüyorsa,

-Beraberlik/eş sıkıcı bulunuyorsa,

-Durmadan “aslında ne demek istendiği” anlatılmak zorunda kalınıyorsa,

-Taraflardan biri hami, koruyucu rolünde ise

Bu kişilerin evlilik için yanlış tercih olabileceği düşünülmeli.

Ayrılık, “Depresyon” Nedeni

Biten ilişki sonrasında sevilen kişiden ayrılmak, kaybı beraberinde getirir. Bu kayıp hissedilen duygular ve duyguların açığa çıkarttığı düşünce içerikleri açısından ölüm kaybı ile benzerlik taşımaktadır. Ayrılık durumunda ortaya çıkan kayıp, sadece değer verilen kişinin artık olmayacağı düşüncesini oluşturmaz. Bunun yanında tatmin edilen duyguların varlığını kaybetmesi, verilen emeğin boşa çıktığı düşüncesi, birlikte yapılan aktivitelerin gerçekleşemeyeceğine yönelik inançlar, paylaşımların artık olamayacağı düşüncesi, alışkanlıkların yok olması ve var olan düzenin değişmesi kişilerde depresif dönemlerin oluşmasına yol açabilir. Evlilik, eş çatışmaları ve ayrılık çoğunlukla depresyon nedeni veya bir sonucudur. Depresyon nedeniyle tedaviye başvuran kişilerin %50’sinde bu çatışma görülmektedir.

Medicana International Ankara Hastanesi Klinik Psikoloğu Gizem Yağmur Çopur

Sosyal medya kullanımı artabilir

Ayrılığın oluşturacağı depresif duygu durumlar suçluluk veya değersizlik duygularıyla karakterizedir. Kendisini ilişkinin bitmesiyle birlikte suçlamaya başlayan ve bu şekilde kendini rahatlatmaya çalışan kişi, kendisini değersizleştirebilir. Bununla ilişkili olarak özgüven ve benlik saygısında azalma ortaya çıkabilir. Daha önce tatmin olduğu ve zevk aldığı aktivitelerde azalma görülebilir. Yorgunluk ve enerji kaybı ile birlikte konsantre olamama ve yapılması gereken veya zevk veren aktiviteleri yerine getirememe ve en önemlisi aktivitelere yönelik isteksizlik durumu ortaya çıkabilir. Ayrılık sürecinde kişi, partnerinin boşluğunu doldurmak için yeni bir ilişki ve/veya yeni sosyal çevre oluşturma arayışına girebilir. Sosyal medya kullanımında artış, kafa dağıtmak için anlık mutluluklar arayarak daha riskli adımlar atmak sürecin ilk tepkileri olarak ortaya çıkabilir.

ayrilik

Oluşan depresif durum fiziksel etki de yaratabilir. Depresif duygulanımlardan kaçmak adına kendisini uykuya verebilir veya bu düşünceler o kadar rahatsız edicidir ki uykuya dalmada güçlük ya da uykuda bölünmeler ortaya çıkabilir. Yeme durumunun düzensiz bir hal almasına bağlı olarak kilo alımı veya kilo kaybı görülebilir.

Ölümlerin ardından kendine dönük nefret oluşabilir

Yalnız kalma kapasitesi düşük olan bireylerde, ayrılık sürecinde müdahale gerektiren en önemli sorun, ‘nesne yoksa ben de ölebilirim’ düşüncesinin ortaya çıkabiliyor oluşudur. Bu kişilerde ayrışa bileceği veya kendi başına varlığını sürdürebileceğine yönelik tasarım bulunmamaktadır. Giden kişiye duyulan nefret bu noktada kişinin kendisine dönebilir. Benlik ölü nesne ile iç içe geçebilir. Bu ölü nesne kaybı, terk edilme ve yok olma endişesini beraberinde getirir. Nefret kendine döner ve kendine yönelik yıkıcı davranışlar (kendine zarar verme ve intihar) depresif dönemde ortaya çıkabilir.

İlişkinin olumsuz yönlerini hatırlatacak bir liste yardımcı olur

Ayrılık gerçekleştikten sonraki sürecin oryantasyonu önem taşımaktadır. Ayrılıktan hemen sonra boşluğu doldurmak yerine ayrılığı duygusal ve mantıksal olarak kabul etmek ve en önemlisi kayıp acısının yaşanmasına izin vermesi, dönemin sağlıklı bir şekilde atlatılmasında rol oynamaktadır. Kişilerin ilişki sonrasında sadece ilişkinin olumlu yönlerini göz önünde bulundurması beklendik bir tepkidir. Bu nedenle ayrılık sonrasında ilişki ve partnerin negatif ve pozitif yönlerinin kapsamlı şekilde düşünülmesi hatta listelenerek yazılması, alınmış karardan emin olunmasına, sürecin kabullenilmesine ve acının yaşanmasına yardımcı olacaktır. Ayrıca ayrılık sonrasında kişinin kendisini, isteklerini ve bundan sonraki ilişkisinde önceliklerini sorgulaması, nasıl bir ilişki istemediğinin farkına varmasına ve sonraki ilişkilerinin daha tatmin edici olmasına olanak tanıyacaktır. Kişinin duygu ve düşüncelerini paylaşması ve kendini açması bu sayede sosyal destek alması ve en önemlisi içinden çıkılmayan durumlara yönelik psikolojik desteğe başvurması sürecin sağlıklı bir şekilde atlatılmasına imkan sağlayacaktır.

Karpal Tünel Sendromu

Bilek ağrılarınız dayanılmaz hale geldiyse, kolunuzdaki uyuşma ve his kaybı arttıysa Karpal Tünel Sendromu rahatsızlığınızı tedavi ettirmenin zamanı geldi demektir. Ellerini çok fazla kullanmak zorunda olan muhasebecilerin, bilgisayar operatörlerinin, orta yaşı geçmiş ev hanımlarının, dikiş, örgü gibi işlerle uğraşanların, uzun süre cep telefonu ile meşgul olan kişilerin de sıklıkla karşılaştığı bu hastalık ile ilgili merak edilenleri Emsey Hospital’dan Beyin, Omurilik ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Salih Aydın’a sorduk.

Karpal Tünel Sendromu nedir?

Median sinir el bileğinde; taban ve kenarlarını bilek kemiklerinin, tavanını ise transvers karpal ligamentin oluşturduğu bir tünelden geçer. Bilek kanalı adını alan bu yapıda median sinir, dokuz önkol fleksor kasının tendonuyla birlikte bulunur. Median sinirin bu kanalda sıkışması sonucu ortaya çıkan tabloya “Karpal Tünel Sendromu” adı verilir.

Belirtileri ve evreleri nelerdir?

Sıklıkla baskın elde belirgin olmak üzere iki taraflıdır. Belirtileri çeşitlilik gösterir ve duysal yakınmalar önce başlar. Sabah ellerde uyuşma ile uyanma genelde ortaya çıkan ilk yakınmadır. Günün ilerleyen saatlerinde kaybolduğundan hasta doktora başvurmaz. Buna ellerde şişlik hissi eşlik edebilir. Daha sonraları kişi gece uykudan uyandığında uyuşmalar vardır. Sonraki dönemde ağrı, uyuşmaya eklenerek kişiyi uykudan uyandırır.Karpal-Tunel-Sendromu

Hasta bu ağrılı durumdan kurtulmak için elini sallar ya da ovuşturarak rahatlar. Ağrı genellikle eldedir, zaman içerisinde ön kol, kol ve omuza yayılır. Vakaların büyük çoğunluğu bu düzeyde kalmakla birlikte, alışılmış klinik seyirde hastaların yazın rahatladığı, kışın ise yakınmaların arttığı gözlenir. Bu dönem yıllarca sürebilir. Sonunda hastayı doktora getiren tablo; ağrı-uyuşmaların çok şiddetlenmesi ve/veya buna eklenen avuç içi bölgede kas zaafı ve incelmedir. Kişi bunu “iğne tutamıyorum” yakınması ile yansıtabilir.

Karpal Tünel Sendromu’na yol açan nedenler nelerdir?

Travma başta olmak üzere birçok nedene bağlı olarak ortaya çıkan sekonder tip dışında, herhangi bir neden olmaksızın görülen idyopatik tip pratikte en sık görülendir. Gebelik gibi fizyolojik bir sürecin yanı sıra diyabet, romatoid artrit, guatr ve benzeri hastalıklara eşlik edebilir.

Karpal Tünel Sendromu’nda tetikleyici nedenler nelerdir?

Genelde, oluş mekanizması tam açıklık kazanmamış olmakla birlikte vücudun su tuttuğu durumlarda, el bileğinde mikro travmaya yol açacak ardı sıra hareket fazlalığının, yapısal olarak dar bilek tüneli ve servikal artroz varlığının klinik tablonun ortaya çıkışını kolaylaştırdığı kabul edilmektedir.

Cep telefonu kullanımı tetikliyor

Özellikle akıllı telefonların ve tabletlerin yoğun kullanımında, bilgisayar kullanımında parmak, bilek ve dirsek ağrıları daha çok görülüyor. Sinir sıkışmalarının artmasıyla birlikte Karpal tünel sendromu, erken yaşlarda da etkisini göstermeye başlıyor.

Karpal Tünel Sendromu’nda teşhis nasıl konulur?

Klinik tanı elektromiyografik inceleme ile doğrulanır. Median sinir duysal ve motor iletimleri, tuzaklanma bölgesi olan bilek segmentinde yavaşlamıştır. Fokal demiyelinizasyon, duysal ve motor distal latans değerlerinin uzamasına yol açar. Aksiyon kaybı; duysal ve bileşik kas aksiyon potansiyel amplitüdlerinde düşme ile belirlenir. Elektromiyografik muayene yalnızca tanı için değil, klinik seyrin izlenmesi açısından da önemlidir.

Karpal Tünel Sendromu tedavisi nasıl olur?

Tedavi, erken evrelerde gece atelleri ve antiinflamatuvar kullanımı, lokal steroid injeksiyonu şeklinde konservatiftir. Kişinin yaşam kalitesini bozan şiddetli ağrıların ve bazı vakalarda akson kaybının varlığı cerrahi girişimi gerektirir. Cerrahide de bizim hastalara önereceğimiz altın yöntem “Tam Endoskopik Dekompresyon”dur. Lokal anestezi altında yapılır. Hasta yaklaşık olarak 20 dakika sonra ağrılara veda eder. Bu yöntemin hastaya sunacağı en önemli imkan, ameliyatın hemen bitiminde ellerini kullanabilmesidir. Atel ve askıya gerek kalmadan, cerrahi yara yeri problemi yaşamadan, ilk geceden sağlıklı ve ağrısız uykuya merhaba diyebilirler.

Horlama

İngiliz Horlama ve Uyku Bozuklukları Derneği’nin araştırması, horlamanın çiftlerin münakaşa etmesine ve boşanmasına yol açtığını ortaya çıkardı. Eşlerin yüzde 81’i eşlerinin horlama gürültüsü nedeniyle uykusuz kaldıklarını, %70’i ise ayrı odalarda uyuduklarını söylediler. Ülkemizde de durum çok farklı değil. Aile yaşamını ciddi bir şekilde tehdit eden horlama konusunda Emsey Hospital’dan KBB Uzmanı Prof. Dr. Suat Turgut’un görüşlerini aldık.

Horlama nedir?

Horlama, uykuda daralmış olan üst solunum yolundan solunum esnasında havanın geçerken oluşturduğu türbülans nedeniyle, üst solunum yolu dokularının titreşimi ile oluşan sestir. Teneffüs ettiğimiz havanın hızı, fizik kuralı gereği üst solunum yolunun çapıyla orantılı olarak artar veya azalır. Üst solunum yolu daraldıkça, soluduğumuz havanın hızıyla birlikte horlamanın şiddeti de artar. Bazı kişilerde horlama trafik gürültüsüne eşit olan 80-90 db şiddetine ulaşır. Bu şiddette horlayan insanların bulunduğu odada, başka insanların uyuması mümkün değildir.

Sosyal bir sorun!

Horlama, şiddeti ne olursa olsun sosyal bir sorundur. Bu durum, aile yaşamını ciddi bir şekilde tehdit eder. Horlayan kişiyle uyku partneri olan eşi beraber yatmak istemez. Bazı durumlarda, odalar bile ayrılabilir. Horlayan kişi, ailenin diğer bireyleri için uykusuz gecelerin sorumlusudur, tatil ve iş gezilerinde ise istenilmeyen oda arkadaşıdır.

Horlama ciddi bir hastalık mıdır?

Horlama, tıp dilinde Uyku Apnesi dediğimiz uykuda solunum durması ve Tıkayıcı Uyku Apnesi hastalığı ile birlikte olduğunda oldukça cid­di olabilir. Böyle durumlarda, horlama solunum durması (apne) ile kesilir. Bu noktada horlama duyulmaz, solunum ise tam durmuştur. 10 saniyenin üzerindeki nefessiz kalma nöbetlerinin, bir saat içinde 7’den fazla görülmesi yaşamı ciddi şekilde tehdit eder. Apne; hastalığın şiddetine göre hastalarda saatte 30-300 defa olabilmektedir. Solunum durunca, uykuda kan oksijen düzeyi aşırı oranda düşer. Kanda oksijen düşünce, beyindeki solunum merkezi uyarılarak solunum tekrar başlatılır. Bu olay olmazsa, uykuda ani ölümler görülebilir. Oksijenin düştüğü bu dönemde, kalp kanı daha çok pompalamak zorundadır. Bir süre sonra kalp ritmi bozulurken, yıllar içinde yüksek tansiyon ve kalp büyümesi yerleşir. Tıkayıcı tipte apnesi olan kişiler, uykularının çok az bir kısmında derin uyku fazına geçebilmektedirler. Derin faz, gerçek dinlenme için tek yoldur. Dinlenmeden geçirilen gecenin gündüzü uykulu, yorgun ve verimsiz geçecektir. Araba kullanırken ya da iş başında uyuklamalar görülecektir.

horlama

Bu hastaların tipik özelikleri nelerdir?

Bu hastaların büyük çoğunluğu şişman veya aşırı kiloludur. Vücut kitle endeksleri artmıştır. Boyunları ise kısadır.

Horlama nasıl tedavi edilir?

Hastalar öncelikle beraberinde Tıkayıcı Uyku Ap­ne Sendromu varlığı açısından dikkatlice araştırılmalı ve gere­kiyorsa hasta uyku testinden geçirilmelidir. Uyku testinde hasta, uyku laboratuvarında bir gece uyur. Burada horlama, apne sayısı ve süresi, kan oksijen düzeyleri, uyku derinliği gibi parametreler polisomnograf adı verilen cihazlarla belirlenerek hastaya kesin teşhis konur.

Hastada Uyku Apne Sendromu saptan­maz ise, horlama genellikle KBB uzmanları tarafından uygulanan bazı cerrahi girişimler, radyofrekans gibi yöntemler ve diş hekimleri tarafından uygulanan ağız içi aparatlar ile tedavi edilebilir. Öncelikle üst solunum yolların­da darlık yapan sebepler bulu­nursa, bunların tedavisi gerçek­leştirilmelidir. Burundaki et veya kemik, damak veya küçük dildeki sarkmalar ameliyatla düzeltilebilir. Damak veya küçük dile uygulanabilecek ameliyatlar direk olarak bıçak ile olabileceği gibi, lazer ya da son yıllarda daha fazla kullanılan radyofrekansla da yapılabilir. Radyofrekans burundaki et büyümeleri için de kullanılır.

Lazer tedavisi çok ağrılı olması ve sonuçlarının çok verimli olmaması nedeniyle giderek terk edilmektedir. Yüzün ve dilin anatomik yapılarının düzeltilmesiyle ilgili daha büyük ameliyatlar da vardır, ancak bunlar nadiren uygulanır. Horlamaya Uyku Apnesi eşlik ediyorsa, tedavi yaklaşımları tamamen değişir. Daha zorlu ve zahmetli bir tedavi süreci vardır. Hastayla hekim arasında iyi bir iletişim gerekir. Her iki tarafın da süreçte üzerine düşeni yapmasıyla tam tedavi gerçekleşebilir ve hastanın yaşam kalitesi düzeltilebilir. Cerrahi tedavi yanında, uyku süresince üst solunum yoluna pozitif basınçla hava veren CPAP cihazları da tedaviye yardımcı olmaktadır.

Yeni Anne ve Babalara Hayatlarını Kolaylaştıracak 10 Tavsiye

Artık ailenize katılan yeni üyenizle yeni hayatınıza başlamanızın zamanı.  Özellikle yeni anne ve baba olan,  henüz biraz tecrübesiz ebeveyler, birkaç noktayı bilmeli ve ona göre davranmalıdır. Bu sayede hayatlarını biraz daha kolaylatırmaları mümkündür.

İç güdülerinize güvenin:

Bebeğiniz dünyaya geldiğinde her şeyin en doğrusunu ve en iyisini yapmak istersiniz. Bu sebeple de herkesin fikrini almak ve doğrusunu öğrenmek için harekete geçebilirsiniz. Yeni doğan bebeğe nasıl bakılacağına, nasıl uyutulacağına ve nasıl emzirileceğine henüz gebe iken güvenilir kaynaklardan bilgi edinmek önemlidir. Bu sayede doğumdan sonra zaten kafanız daha fazla karışmışken, etraftan gelen duyumların hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğunu daha net tespit edilebilirsiniz. Bu konuda doktorunuza ve iç güdülerinize güvenin. Acemi haftalarında olsanız dahi zor doğum sürecini atlattıktan sonra, bebeğinize düzgün bakma yetisini de kendinizde bulacaksınız.

Bir süre yalnız kalamayacaksınız:

Bebeğiniz dünyaya geldikten sonra uzun süre yalnız kalamayacaksınız. Bazı günlerde duş almaya dahi zaman bulamayacaksınız. Ancak bebeğinizin uyuduğu zaman huzurlu, minik suratını gördüğünüzde tüm yorgunluğunuz gidecek. Bebek sahibi olduğunuz zaman, hayatınız artık eskisi gibi olmayacak. Bunu kabul etmeniz ve buna göre motive olmanız gerekir.  Bunun için kendinize günlük yapılması gereken listesi yapabilirsiniz. Böylece işleriniz daha çok kolaylaşacaktır.

Eşinize de zaman ayırmaya çalışın:

Bebeğinize bakarak geçirdiğiniz uzun bir zamanın ardından, eşinizin sizi anlayıp şefkat göstermesini istersiniz. Bu noktada eşinizin de duruma yeni adapte olmaya başladığını ve artık iki kişinin sorumluluğunu üstlendiğini unutmayın. Gününüzden şikayet ederek bahsetmekten çok, daha olumlu olarak bahsedin. Şayet mümkünse bebeğinizi bir süre sonra, bir günlüğüne ailenize bırakıp eşinizle dışarı çıkın. Birbirinizi bu süreçte unutmamanız önemlidir.

Kendinize bakmayı da ihmal etmeyin.

Bebeğiniz uyuduğu zaman ev işlerini bir kenara bırakın ve kendinize zaman ayırın. Kahve yapın, gazetenizi okuyun. Günün kısa da olsa bir bölümünü mutlaka kendinize ayırın.  Bebeğiniz uyuduktan sonra hafif hafif egzersizler yaparak vücudunuzun emzirme döneminden sonraki diyetine ve sporuna kendinizi hazırlayın. Arkadaşlarınızla vakit geçirmeye çalışın.

Hayat müşterek!

Eşinizin size yardım etmesini isteyin. Bezini sizin kadar iyi değiştiremeyebilir, banyosunu daha uzun sürede yaptırabilir. Yapıcı eleştirilerle bu durumları düzeltmeye çalışın. Bebeğe iki kişi bakılması, aile algısının daha sağlam olmasını sağlar. Eşinizin de bebek bakımını öğrenmesi ve siz yokken bebeğe bakabilmesi gerekir.  Bu sebeple bebekle, babayı baş başa bırakın. Becerilerini geliştirmesine izin verin. Eşiniz ne yapması gerektiğini bırakın kendisi bulsun. Siz endişelenmeden bir süre kestirin.

Kaygılarınızı kontrol altına alın:

Bebeğiniz ilk dünyaya geldiğinde birçok sorunla karşılaşabilirsiniz. Bebeğiniz ishal ya da kabız olabilir, kurdeşen dökebilir.  Bu gibi durumlarda sakin olmaya çalışın.  Ciddi sorunlarda doktora gitmekten ya da doktorunuzu aramaktan çekinmeyin. Özellikle ilk anne ve baba olanlar bebek hastalıkları konusunda henüz yeterli bilgiye sahip olmayabilir. Bu sebeple araştırmaktan, sormaktan çekinmeyin. Ancak endişelenmeyin. Bebeğiniz sizin endişelerinizi hissedebilir. Bu sebeple kontrollü olmaya çalışın.

Bebeğinizi diğer bebeklerle kıyaslamayın!

Bebeğinizin kilosunu, boyunu, gelişim aşamalarını başka bebeklerle kıyaslamayın. Nasıl ki her insan aynı değil ise, her bebek de aynı değildir. Bu sebeple bırakın bebeğiniz, kendi normal gelişimini sürdürsün. Bebeğinizin gelişimi ve diğer özellikleri normal ise, herhangi bir sorun yoktur. Bebeğin erken emeklemesi ya da daha erken mamaya geçmesi herhangi bir duruma işaret etmez.

Dinlenmeyi unutmayın:

Bebeğiniz dünyaya geldiğinde fırsat bulduğunuz her an uyumayı ya da dinlenmeyi unutmayın. Bebeğinize bakmak oldukça enerji gerektiren bir iş. Haftasonları, eşinizin ya da ailenizin yardımı ile uzun uykular çekmeniz oldukça iyi olacaktır. Dinlenmeniz çamaşır yıkamaktan daha önemli. Bunu unutmayın.

Ekonominize dikkat edin:

Bebeğinizin dünyaya gelmesi hayatınızı her anlamda etkileyecek. Bu durum parasal anlamda da zor durumlar yaratabilir. Bu sebeple alışverişe çıkarken ekonomik yerleri bulmaya çalışın. Bebeğinize kıyafet anlamında yardım etmek isteyenlere tavır almayın. Bebekler çok çabuk büyür. İlk ay giydiklerini ikinci ay giyemezler. Bebek heyecanı ile ilk alınan birçok eşya, hiç kullanılmadan durur. Bu sebeple yanınızda deneyimli bir annenin olması, ihtiyacınız olmayan şeylerin alınmasını engelleyecektir.

İlkleri fotoğraflamayı unutmayın!

Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bu günler o kadar hızlı geçecek ki bebeğinizin nasıl bu kadar hızlı büyüdüğüne şaşıracaksınız. Bu yüzden ilk telaşlarla bebeğinizi ilk anlarını fotoğraflamayı unutmayın.  İlk yürüyüşünü, ilk emeklemesini, ilk kelimesini… Video kameralar, fotoğraf makineleri, günlük tutma yöntemi bu anlamda size oldukça yardımcı olacak.

Kayna: http://hamilelik.com/yeni-anne-ve-babalara-hayatlarini-kolaylastiracak-10-tavsiye

Çocuklarda Kanserin 8 Belirtisine Dikkat

Çocuklarda en sık görülen ölüm nedenleri arasında ikinci sırada yer alan kanserin belirtileri, birçok sıradan çocuk hastalığında da görülebiliyor. Bu durum hastalığın erken dönemde teşhis ve tedavi edilmesini engellediği için belirtiler konusunda son derece dikkatli olunması gerekiyor. Memorial Ankara Hastanesi Çocuk Onkolojisi Bölümü’nden Doç. Dr. Ahmet Demir, “1-7 Nisan Kanser Haftası” öncesinde çocukluk çağı kanserleri ve belirtileri hakkında bilgi verdi.

Tümörlerde erken tanı çok önemli

ocuk-GorselÇocuklarda en sık görülen kanserler sırası ile; lösemiler, beyin tümörleri, lenfomalar, böbrek ve böbrek üstü bezi tümörleri, yumuşak doku tümörleri, kemik tümörleri, bazı organ tümörleri ve retinoblastom yani göz tümörleridir. Toplumda lösemilerle ilgili farkındalık daha üst düzeylerdeyken, tüm çocukluk çağı tümörlerinin %75’ini oluşturan solid tümör ve lenfomalarda farkındalık daha düşük düzeydedir. Üstelik bu tümörlerde erken tanı çok önemlidir ve bu nedenle toplumsal farkındalığı artırmak gerekmektedir.

Bu belirtilere dikkat!

Çocukluk çağında görülen kanserler açısından uyarıcı nitelikte olan belirti ve bulgularla karşılaşıldığında geç kalınmadan doktora başvurulmalıdır. Çocuklarda kanserlerin 8 uyarıcı belirtisi şu şekilde sıralanabilir:

1) Çürüklerin kolay oluşması, diş etleri, burun ve ciltte tekrarlayan kanamaların görülmesi
2) Nedeni henüz tespit edilememiş yorgunluk, bitkinlik ve halsizlik
3) Baş ağrısı ve bu ağrıya sabahları mide bulantısı olmaksızın kusmanın eşlik etmesi
4) Nedeni açıklanamayan ve uzun süreli ateş
5) Diyet yapmaksızın son altı ayda %10’dan fazla kilo kaybetmesi
6) Boyun, karın veya vücudun herhangi bir yerinde şişlik ortaya çıkması
7) Kemik ve eklemlerde uzun süren ağrılar
Bebek ve çocuklarda “lökokori” denilen kedigözü görüntüsünün ortaya çıkması. Günümüzde nerdeyse bebeğin her anının fotoğraflandığı dikkate alındığında bir göz tümörü olan retinoblastomun erken tanısı daha kolay olabilir. Fotoğraflarda bebeğin göz bebeği beyaz ise bu durum önemsenmeli ve mutlaka araştırılmalıdır.

Kanser belirtilerini çocuk hastalıklarının belirtileriyle karıştırmayın

Burada dikkat edilmesi gereken nokta çocuklarda görülen bazı semptom ve bulguların, sık görülen çocukluk çağı hastalıkların belirtileriyle karıştırılmamasıdır. Örneğin; boyunda bezelerin ortaya çıkması çoğunlukla üst solunum yolları enfeksiyonun bir belirtisidir. Ancak makul bir sürede geçmiyorsa veya antibiyotiğe yanıt vermiyorsa bu tablo lösemi, lenfoma, nöroblastom, tiroit kanseri veya yumuşak doku tümörüne de işaret edebilir. Ateş de çoğunlukla çocuklarda enfeksiyonlara bağlıyken seyrine göre lösemi, lenfoma, Ewing sarkomu veya nöroblastoma da bağlı olarak da ortaya çıkabilir. Sık görülen ve sıradan çocuk hastalıklarının belirtileriyle karıştırılan bulgulardan bir diğeri de kemik ağrılarıdır. Bu ağrılar, çoğunlukla büyüme ağrıları olarak görülse de özelliklerine göre kemik tümörü, lösemi, lenfoma veya nöroblastoma kaynaklı da olabilirler. Burada en önemli nokta bu sık görülen belirtilerin olağandışı özelliklerinin tespit edilerek tedaviye zamanında başlanmasıdır.

Baş ağrısı ve karın şişliğini önemseyin

Çocuklarda kanserin sık görülen bir diğer belirtisi baş ağrılarıdır. Tekrarlayan, sabahları yatar pozisyonda ortaya çıkan, şiddeti giderek artan ve uykudan uyandırabilecek nitelikteki baş ağrıları tümör varlığına işaret etmektedir. Karında şişlik ile birlikte ağrı, ateş, küçük ve büyük tuvaleti yapamama, kanlı idrar, karın cildinde damarların belirgin hale gelmesi çocuğun yaşına göre farklı karın içi tümörlerin belirtisi olabilir. Çocuklar, banyo yaptırılırken, kıyafetleri giydirilirken karın şişliği açısından gözlemlenmeli ve karın bölgesine dokunulurken ele herhangi bir sertlik gelir ise derhal hekime başvurulmalıdır.

Geç kalmadan çocuk onkoloğuna başvurulmalı

Çocuklarda kanserin semptom ve bulguları birçok sıradan çocukluk çağı hastalıklarında da görülebilir. Bu nedenle hemen kaygıyla yaklaşılmamalıdır. Ancak olağandışı seyir gösteren belirtilerin olması durumunda mutlaka bir çocuk onkoloğuna başvurulması gerekmektedir. Hastalığın erken teşhis edilmesi, daha kısa sürede ve başarılı bir şekilde tedavi edilmesini sağlayacaktır. Çocukluk çağı kanserleri teşhis edildikleri andan itibaren aile ve çocuk için uzun soluklu bir sürecin başlangıcıdır. Bu süreç tam teşekküllü bir onkoloji merkezinde, alanında deneyimli hekimler, psikologlar, sosyal gelişim uzmanları ve diğer çocuk hastalıkları branşlarının ortak çalışması sayesinde daha başarılı ve daha kolay yönetilebilir hale gelmektedir.

Saman Nezlesi

“Saman nezlesi” hangi durumlarda ortaya çıkar?
Hastalık herhangi bir yaşta başlayabilir. Ancak genellikle genç yaşta (1 – 20 yaş) başlar. Çoğunlukla ailede saman nezlesi mevcuttur. Anne ya da babada alerji varsa %30, her ikisinde de alerji varsa %60, oranında çocukta alerji görülecektir. Diğer alerjik hastalıkların (egzama, astım ve alerjik konjuktivit-göz nezlesi-) görülmesi olasılığı fazladır. Alerjik rinit ağır bir hastalık olmamasına rağmen kişiyi son derece rahatsız edebilir; uykuyu, yemek yeme ve yaşam şeklini olumsuz etkiler; okul ve işgücü kaybına yol açar. Kent yaşamı alerjik hastalıkların görülme oranını arttırmıştır. Bunda çevre kirliliğinin rol oynadığı düşünülmektedir. Alerjik riniti olan kişilerde sinüs enfeksiyonları, kulakta sıvı birikimi ile ortaya çıkan işitme azalmaları ve burun polipleri görülebilir. Ayrıca alerjisi olmayan kişilere oranla astım gelişme riski 4 kez daha fazladır.

zatüre2Alerjiye yol açan diğer bir madde ise “mold” denen küflerdir. Moldlar ekmeği küflendirir, meyvelerin bozulmasına yol açar. Aynı zamanda kuru yapraklarda, çayırlarda, samanda, tohumlarda, diğer bitkilerde ve toprakta bulunur. Soğuğa dirençli olduklarından alerji sezonu uzundur ve karın toprağı kapattığı dönemler dışında sporları havada bulunur. Moldlar ev içindeki bitkiler ve topraklarda yaşar. Bodrum katları ve çamaşır odaları gibi nemli yerlerin yanı sıra, peynirde ve mayalanmış içkilerde de bulunur. Moldlardan korunmak için ev bitkilerinin sayısı azaltılmalıdır.

Belirtileri nelerdir?
Alerjik riniti olan hastalarda burun tıkanıklığı, hapşırma nöbetleri, sulu burun akıntısı, burun ve gözlerde kaşıntı (aynı zamanda konjuktivit), damakta ve gırtlakta kaşıntı, öksürük ve baş ağrısı görülebilir. Alerjiye yol açan polenlerin kaynağı çeşitli otlar ve ağaçlardır. Polenler havadan burun, göz ve boğazımıza yapışarak birikirler. İlkbaharda polenlerin kaynağı genellikle ağaçlar, yaz ve sonbaharda ise genellikle çayır otlarıdır. Bir bitkiye veya hayvana ait alerjen madde vücuda girerse bu istilayı önlemek için bağışıklık sistemi bir reaksiyon gösterir. Normal şartlar altında bu, yararlı ve doğal bir korumadır. Ancak bazı kişilerde bu reaksiyon aşırı boyutlarda olmaktadır. Bu kişiler alerjik olarak tanımlanmaktadır. Alerjen maddeler vücudu antikor yapmak üzere uyarırlar. Bunlar daha sonra alerjen maddelerle birleşip bazı kimyasal maddeler salgılatırlar. Bu maddeler arasında en iyi bilineni histamindir. Bu kimyasal maddeler burun içi örtüsünün şişmesine, kaşıntıya ve aşırı miktarda salgı oluşmasına neden olur.

Teşhis ve tedavi nasıl yapılır?
Alerji düşünülen durumlarda tanıyı kesinleştirmek için bazı testlerin yapılması zorunludur. Bu testler 4 gruba ayrılır: serolojik (kan) tetkik, prick-test (derideki spesifik antikorların gösterilmesi), burun sekresyonunun kimyasal analizi ve burun içine alerjen maddelerle yapılan uyarı testi. Alerji tanısı doğrulandıktan sonra uygun tedavi başlatılmalıdır. Tedavi 4 ayrı başlık altında toplanabilir:

1- Alerjen uyaranlarla temasın kesilmesi,
2- İlaç tedavisi,
3- Hiposensibilizasyon (aşı tedavisi)
4- Cerrahi Tedavi

İlaç tedavisi
Alerji tedavisinde birçok ilaçtan yararlanılmaktadır. Bunlar arasında antihistaminikler, dekonjestanlar, kromolin ve kortizonlu ilaçlar vardır. Bu ilaçlar tek tek veya kombine olarak kullanılabilir. İlaç tedavisinin özelliği çok çabuk etki göstermesidir. Burun içerisine uygulanarak kullanılan kortizonlu spreylerin yan etkileri son derece azdır. Ancak bu ilaçların etki gösterecek en düşük dozda ve düzenli olarak kullanılması yararlı olmaktadır.

Hiposensibilizasyon (aşı) tedavisi
Çevre kontrolü ve ilaç tedavisine rağmen şikayetlerin 2 yıldan fazla devam etmesi durumunda önerilir. Bu yöntemle bağışıklık sisteminin tepki mekanizması değiştirilmeye çalışılmaktadır. Etkisi yavaş görülür ve sadece aşıda kullanılan maddelere karşı iyileşme elde edilir. Uygulama, alerjen maddelerin belirli miktarda vücuda verilmesi ile yapılır. İşlem uzman gözetiminde yapılır. Tedavi 3-5 yıl süreyle uygulanır. İlk 3 yıl içinde yeterli iyileşme görülmezse tedavi sona erdirilir.

Cerrahi tedavi
Daha çok aşırı büyümüş burun etlerinin veya poliplerin tedavisine yönelik olarak yapılır. Bu yöntemler tek tek veya kombine olarak kullanılabilir. En etkili tedavi yöntemi uygulansa bile eğer alerjen maddelerle yoğun olarak karşılaşılıyorsa başarı şansı az olacaktır.

Diş Eksikliği Yaşlandırıyor

İstanbul Aydın Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Öğretim Üyesi , diş eksiklerinin çene kemiğinde erimelere ve uzun süren diş eksikliğinin yüz estetiğinde değişimlere neden olabileceğini belirtti.

GazeteHaberDişler ve çene kemiği arasındaki ilişki tüm yaşam boyunca devam eder . Bir diş kaybedildiğinde, bu bölgedeki kemik erimeye başlar ve önce kemiğin genişliğinde sonra da yüksekliğinde azalma meydana gelir. Dişin kaybedildiği  ilk yıl sonunda kemik genişliğinde %25 azalma olur. Hareketli bir protez kemiği koruyamaz, çiğneme kuvvetlerini sadece kemik yüzeyine ilettiği için aksine kemik kaybını hızlandırır. Çene kemiğinin korunabilmesi için çiğneme kuvvetlerinin tüm kemiğe iletilmesi gerekli olduğunu belirten Prof. Dr. Nurgül Kömerik, bu durumun da ancak doğal diş ile veya diş kökü görevini gören dental implantlar ile sağlanabileceğini ifade etti.

Yaşlanma sürecine bağlı olarak yüz bölgesinde oluşan doğal değişimler ,dişlerin kaybı ile hızlanır. Uzun süreli dişsizlik sonucunda oluşan çene kemiğinin kaybı yüz estetiğini negatif yönde etkiler. Dişsizlik, özellikle ağız çevresinde dudak ve yüzdeki çizgilerde derinleşmeye, dudak köşelerinin aşağı doğru düşmesine ve hastada mutsuz bir yüz görüntüsü oluşmasına neden olmaktadır.

Prof. Dr. Nurgül Komerik; diş eksikliği ve meydana getirdiği olumsuz etkileri önlemek için, doğala en yakın çözümün implant tedavisi olduğunu ve implant tedavisinin çene kemiğinde oluşan erimeyi de en aza indirdiğini belirtti. İmplant destekli bir protez normal kas fonksiyonuna izin verir ve doğal dişlere benzer şekilde kemiği uyararak boyutlarının korunmasını sağlar. Sonuç olarak; kemik içine yerleştirilen dental implantlar hem kemik dokusu için, hem de protez için destek sağlayarak diş eksikliği olan  hastalarda estetik, konuşma ve çiğneme fonksiyonlarının sağlanmasında ideal tedavi şeklidir.

Ağlamak çocuklar için faydalıdır

Victor Hugo derki; ‘’Ağlamak için gözden yaş mı akmalı? Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı? İnsan için için de ağlar ama o zaman da içine dert bağlar. Dolayısıyla ağlamak çocuk olsun ergen olsun bir davranış bozukluğu değildir. Aksine bir ihtiyaçtır. Reem Nöropsikiyatri Merkezin’den Dr. Mehmet Yavuz konuyla ilgili görüşlerini paylaşıyor.

DCF 1.0Ağlamanın psikolojik ve fizyolojik faydaları

Her şeyden önce çocuk olsun ergen olsun ağlamanın, psikolojik olarak rahatlatmasının yanı sıra birçok fizyolojik faydaları da vardır. Ağlamak gözyaşı bezlerini harekete geçirir ve onların kurumalarını önler. Göz cidarlarında bulunan mikro irritanların temizlenmesini sağlar. Ayrıca göz yaşının antibakteriyel özelliği de vardır, gözlerde enfeksiyon oluşmasını ve özellikle bebeklerde çapağın göze zarar vermesini önler. Ağlamak sinir sistemi için çok zararlı bir madde olan mangenez gibi toksik maddelerin ve stres sonucu biriken bazı zararlı maddelerin de vücuttan atılmasını sağlar. Endorfin hormonunun da salgılanmasını sağlar. Endorfin hormonunun iki yararlı etkisi vardır. Biri ağrı kesici etkisi ki, bu etki bilinen en güçlü ağrı kesici madde olan morfinden bile yirmi kat daha fazladır. Diğer etkisi ise endorfinin keyif ve rahatlama vermesidir. Ağlamanın diğer bir hormonal etkisi de çevredeki diğer insanlarda oksitosin hormonunu tetiklemesidir. Böylece ağlama sesi etraftaki insanlarında şefkat duyma ve empati kurma gibi hisleri uyandırır. Oksitosin hormonu en fazla doğum esnasında salgılanır. Bu hormon bir yandan rahim kaslarının harekete geçip doğumu gerçekleştirirken diğer yandan da annenin yeni doğan bebeğine hiç olmadığı kadar sevgi ve şefkat dolu olmasını sağlar.

Ağlamanın birçok farklı sebebi vardır

Ağlamak bebeklikte, erken çocuklukta ve çocuklukta farklı farklı yorumlanmalıdır. Bebeklerin seslerini duyurmalarının tek yolu ağlamaktır. Onlar çevreleriyle ancak ağlayarak iletişim kurabilirler. Bebekler sadece aç kaldıkları, altını ıslattıkları ya da gaz problemi yaşadıklarında değil, çeşitli stres faktörleri nedeniylede ağlayabilirler. Örneğin anne-baba uyumsuzlukları, aralarında tartışmalar ya da şiddet gibi faktörler bebeklerde sebepsiz ağlamalara neden olabilir. Dolayısıyla bebeklerde ve küçük çocuklarda görülen ağlama ve öfke nöbetleri bir davranış bozukluğu kategorisinde değerlendirilmemelidir. Bunları çocukların sakin ve sağlıklı kalabilmeleri için başvurdukları bir yöntem olarak düşünülmelidir. Bebekler ve küçük çocuklar kendilerini ağlayarak ifade etmeye çalışırlar. Bu nedenle ebeveynler, altı temiz, aç değil, gazı yok bu çocuk neden ağlıyor? diye endişelenebilirler. Halbuki o bebek biraz önce anne ya da babasının kardeşine gösterdikleri ilgiyi farkedip bu nedenle kendini güvensiz hissetmiş olabilir. Diğer taraftan genelde çocuklar ebeveynlerini manipüle etmek için ağlamazlar. Ancak ebeveynler öyle olduğunu düşünüp şımarıklık olarak değerlendirebilirler. Halbuki çocuklar acı dolu hisleri biriktiğinde, ağlamak için bahane arar ve bulurlar. Daha sonra da sakin rahat ve uyumlu bir şekilde günlerine devam ederler. Ağlayan bir bebeğe önce ağrısı, sancısı, bir ihtiyacı var mı diye bakılmalı, sonra fiziksel temasta bulunarak ona sarılmalıdır. Bu durum bebeğe güvende olduğunu, ebeveyninin her zaman yanında olduğunu hissettirecektir. Sonra da ağlamasını kabullenip sabırla dinlememiz gereklidir. Böyle davranılan çocuklar zamanla ruh sağlığı açısından problemsiz bireyler haline gelirler.

Çocukları televizyonla susturmaya çalışmak beyin gelişimlerini etkiliyor

Bu noktada ebeveynleri uyarmam gereken çok önemli bir husus var. Kesinlikle ağlayan bir çocuğu televizyon izlesin de sussun diyerek, televizyon karşısına koymayınız. Çünkü dört yaşına kadar çocukların beyin gelişimleri henüz istenilen düzeyde değildir. Televizyondaki akıcı görüntüleri onlar kare kare hızlı geçen fotoğraflar halinde görürler. Böylece beyin kendisini hızlı hareket etmeye ve hızlı düşünmeye programlar ve karşımıza hiperaktif, dikkat eksikliği olan çocuklar çıkar. Çünkü beyin gereğinden fazla hızlı düşündüğü zaman detaylara odaklanamaz. Haliyle öğrenme kapasitesi ve algı düzeyi düşük çocuklar ortaya çıkar.

Ünlü psikolog Aletha Solter, ağlamanın spor yapmaktan daha iyi olduğunu ama tabi ki her ikisini de yapmamız gerektiğini ifade etmektedir. Eğer çocuk ağlamıyor ancak sürekli mızmızlanıyorsa bu durumda çocuk ya hasta ya da hasta olmak üzeredir. Bebek kendini ağlayacak kadar güvende hissetmiyor olabilir. Belki de henüz ağlayacak kadar malzeme birikmemiştir.

Dört yaşından sonra çocuklar yavaş yavaş kendilerini ifade etmeye başlarlar. Artık bu yaşlardan sonra ağlamanın sebepleri ve nitelikleri biraz farklılaşır. Eğer dört yaşından büyük bir çocuk ağlıyorsa, ortada düşünülmesi gereken bir durum var demektir.

1 (1)Çocuklar ağlayarak bedenlerinde biriken stresi atarlar

Erken çocuklukta görülen ağlamaların en önemli sebepleri, çocuğun kendini güvensiz hissetmesi ya da bir isteğine kavuşma çabalarıdır. Tutarsız aile ilişkilerinde, huzursuz aile ortamlarında çocuk kendini güvensiz hisseder ve hemen her şeye ağlamaya başlar. Bu bir noktada içinde biriken stresi boşaltma yoludur. Çocuk ağlama ile rahatlamaya ve sakinleşmeye çalışır. Böyle çatışmalı aile ortamlarında olan çocuğa bağırılarak ya da şiddet uygulanarak susturulmaya çalışılması ilerde tarifi mümkün olmayan psikolojik bozukluklara, uzun süreçte madde kullanımı gibi kötü alışkanlıklara yol açabilir. Nitekim uygun aile ortamı sağlandığında çocuğun yavaş yavaş ağlamayı bıraktığı görülecektir.

Çocuklara ağlayarak istediği her şeyi elde edemeyeceği anlatılmalı

Bazen de çocukların özgür yetişmeleri, özgüveni yüksek bir birey haline gelmeleri için ebeveynlerin yanlış davranışlarını gözlemlemekteyiz. Her istediği yapılan ve sınırsız bir tolerans gösterilen çocuğun doyumsuz ve güvensiz bir ruh hali ile aile ve okul hayatında disiplinsiz davranış tarzları göstereceği açıktır. Çocuk sınırlarını bilmeli bu anlamda aile öğretici ve eğitici bir çaba içerisinde olmalıdır. Eğer çocuk her istediğini ağlayarak elde etme alışkanlığı kazanmış ise ebeveyn ve diğer aile büyükleri ortak bir irade ile bunu çözümlemelidir. Eğer ailedeki tutarsızlığı farkedip, ağlayarak ailenin yumuşayacağını hissederse, isteği er geç yerine gelinceye kadar ağlayacaktır. Bunun için sabırlı olmalı çocuğun birkaç kez ağlama ile bir yere varamayacağının öğretilmesi gerekmektedir. Daha sonra çocuk, isteklerinin yerine gelmesi konusunda daha makul bir yol izleyecek ve aile ile iletişim çabalarına girecektir.

Çocuk ağladığında “odana git’’ gibi sert bir şekilde karşılık vermek yerine ona güven veren diyaloga açık bir tavır sergilemeli onu anlama konusunda acele edilmemelidir. Yeterli güven duygusu verildiğinde sıkıntısını dile getirecek ya da ağladığı için rahatlayıp günlük hayatına hiçbir problem yokmuş gibi devam edecektir.